19 Ocak 2009 Pazartesi

. . .

Bugün iki yıl oldu o aramızdan ayrılalı. Gitmeden önce son yazısında "Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz" demişti. Dokundular. Cinayetin arkasında kimin olduğu belli değil. Ergenekon diyorlar,devlet destekledi diyorlar, asker diyorlar. Kimin eli kimin cebinde belli değil zaten. Artık umdrumda da değil zaten. Bildiğim tek bir şey varsa o da bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ömür boyu "bir utanç lekesini daha" alnımda taşıyacağımdır.
*Eser: Fırat Yaşa

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 19

2006 yapımı harika bir soygun filmi. Yönetmenliğini fanatik Knicks taraftarı Spike Lee'nin yaptığı filmin başrol oyuncuları da Denzel Washington, Clive Owen ve Jodie Foster. Filmin girişindeki müzik de çok güzel, belirtmeden geçmeyeyim.

Denzel abimiz çoğu filmde alıştığımız üzere yine bir polisi canlandırıyor. Clive Owen da -ki hastasıyım- soygunu yapan grubun lideri ve beyni olarak karşımıza çıkıyor filmde. Jodie Foster'ın ne yaptığını tam çözemedim esasında bir çeşit aracı gibi birşey ama.

Çok sade ve kusursuz tasarlanmış bir soygun planını anlatıyor bizlere Spike Lee. Soygun deyince öyle Ocean's serisindeki gibi çeşitli tırıvırılar yok ama mükemmel şekilde hazırlanmış zekice bir plan var. Ayrıca sadece para için hırsızlık yapılmayacağını da anlatan bir soygun işleniyor filmde. Denzel abimiz her ne kadar uzman bir dedektif olsa da Clive Owen karşısında işi o kadar da kolay değil bu filmde. Clive Owen'ın bu filmdeki karizmasına hayran kalmayan çarpılır ayrıca.

Şöyle bir film izleyeyim beni şok etsin, zekice hamleler göreyim, hayran kalaym diyen varsa bu filmi kaçırmasın. İyi seyirler.

18 Ocak 2009 Pazar

Sometimes a Great Notion


Hastasi oldugumuz dizi Battlestar Galactica 4. sezonuna uzun bir ara vermisti. Nihayet döndü. Az önce 11. bölümü, Sometimes a Great Notion`i izledim. Yine cok iyiydi. Müzikler her zamanki gibi enfes, hikaye kaldigi yerden tokatlamaya devam ediyor. Bölüm genel olarak özenilerek cekilmis. Yönetmenlik falan, yani kisaca toptan; bir dizi olmak icin fazla iyi bir bölümdü. Zaten dizinin digerleriyle arasinda bariz bir fark var. Yaziyi blogun tepesinde de acildigi günden beri salina salina dalgalanan o muazzam sözle bitireyim: "This has all happened before and it will happen again."

Haftanın Müzik Listesi - 19


  • Def Leppard - Long Long Way to Go
  • MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu
  • Riverside - The Same River
  • Scorpions - Love of My Life
  • Guns and Roses - Madagascar
Bu hafta listemizi oluştururken Numaraİki'nin güzide yazarı Sheed'den de bir tavsiye aldık efendim. Riverside ile ilgili memnuniyeti bize, şikayetleri kendisine bildirin eheh. Love of my Life harika bir Queen parçası ama Scorpions da hakkını vermiş, biz de listede yer verdik. MFÖ'den de ruh halime hitap eden bi klasik ve Spicoli'nin tavsiyesi Def Leppard abilerimiz. Guns and Roses'tan da son albümden bi parça ile listemizi tamamladık. Afiyet olsun.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Benim de Tavsiye Edeceklerim Var



Sizlerle 3 adet video paylaşacağım az sonra. Aslında baya meşhurmuş bu olay fakat ben az önce bi tesadüf üzerine keşfettim bu videoları. Herkesin bu olayı bilmesinden de şüphelenmiyor değilim ama gene de sınıf maçında gol atıp evde attığı golü annesine heycanla anlatan bir çocuk edasıyla anlatacağım sizlere.

Öncelikle videoyu izlemeden önce olayın öncesini anlatayım sizlere. Zira hikayeyi bilmek gerekiyor. Jimmy Kimmel bir talk show'cu. Hemen her programını "matt damon'dan özür dilerim, onu konuk olarak almıştık ama süremiz yetmedi" deyip kapatıyordu. Beyaz'ın Çelik'ten her program özür dilemesi buradan arak bile olabilir bak hatta. Neyse en sonunda Jimmy gerçekten programa konuk eder Matt Damon'ı. Tam Matt Damon çıktığında "özür dilerim Matt Damon programın sonuna geldik" der Matt damon'ın çıldırışı ve küfürleriyle program sona erer. (kurmaca tabi bunlar, linkteki video bunları konu alıyor zaten göreceksiniz.)


Diğer bir karakterimize geçiyorum. Sarah Silverman. Bu kadın da bir talk show'cu aynı zamanda Jimmy'nin sevgilisi olur kendisi. Matt Damon olayından bir süre sonra bu kadın Jimmy'ye konuk oluyor ve programda Jimmy'ye doğum günü hediyesi olarak bu videoyu yayınlıyor. İşte bu da ikinci videomuz olur kendileri.

Son video ise Jimmy'nin buna cevap olarak çektiği içinde Brad Pitt'ten Cameron Diaz'a bir sürü Hollywood starının bulunduğu bir yapım. 

Hakkaten epey eğlendirdi beni şu videolar. Hollywood starlarını o şekilde görmek çok garip gerçekten. Adamlar çok rahat domuz etinden midir nedir anlamadım hiç. Türkiye'de hayal bile edemiyorum bu tür olayları. Anca Okan Bayülgen Esra Ceyhan'a, Mahmut Tuncer'e sataşır, Beyaz Sezen Aksu gelsin diye her program maymunluk yapar falan böyle şeyler izleyeceğiz gibi gözüküyor. Belirtmeden geçemiyeceğim "i'm fucking matt damon" klibindeki şarkı o kadar iyi ki hala çalıyor kafamda. Matt Damon'ı maymunluk yaparken falan görmek çok garip gerçekten. Alışık olmadığımız şeyler. Neyse izleyin hadi.

16 Ocak 2009 Cuma

Bence Artık Sen De Herkes Gibisin


Fourier bu çalışmayı yaptığında tarihler 1807 yi gösteriyordu.Dünya genel anlamda pek farklı değildi.Napolyon Mısır seferinden dönmüş,savaş devam etmekteydi.Fourier ise bu tarihten tam 202 yıl sonra Ankara’da bir öğrencinin kendisine küfredeceğinden tamamen habersizdi. Yoksa değil miydi?


Öğrenci milleti olarak bir özelliğimiz de sınavlardan sonra,içten içe tam çalışmadığımızı bilmemize rağmen, bizden bağımsız olaylar yüzünden sınavın kötü geçtiğine inanmamızdır. Çoğu zaman “Hayvan gibi sormuşlar, abi” ile hocalara yüklenmeye çalışırken, kimi zaman da “Ulan bir yarım saatim olsaydı…” şeklinde süreye serzenişlerde bulunuruz. Bazen de işi çok derinden alanlar olur. Bu tip öğrenci için suçlu ne hocadır, ne zaman ne de kendisi.Suçlu Einstein’dır, Newton’dur ve dün akşam olduğu gibi Jean-Baptiste Joseph Fourier’dır.

Kendisiyle sınavdan önce aramız gayet iyiydi aslında. Karşılıklı şakalaşmalar, bana göz kırpmalar, unuttuğum yerde hemen devreye girip hatırlatmalar… Hatta hafiften hoşlanmaya bile başlamıştım Fourier’dan. Yüzüne söylemiyordum tabi hemen bir tarafı kalkmasın diye. Böyle bir ortamda girdik sınava. İlk soru kendisiyle alakalı değildi. İçeriden bana” Kolay abi bu soru, hadi yine iyisin!” şeklinde gazlar vermeye devam ediyordu. Fakat bir şeyler eksikti bu gazda, sanki sesi titriyor, yutkunuyordu. Bir şey söyleyecekmiş de geveliyormuş gibiydi. Sayfayı çevirip 2. soruya gelince durumu kavradım. Fourier sessizdi. Kafasını öne eğmiş hiç yüzüme bakmıyordu. Halbuki soru direk 202 yıl önce bulduğu yukarıdaki denklemle alakalıydı. Hafiften yanına yaklaştım.Bir elimle çenesinden yavaşça tutarak gözlerime bakmasını sağladım.Önce baktı,sonra bir iki damla yaş aktı gözünden ve “Bak Osman, konuşmalıyız” deyiverdi. Amerikan dizilerinde gördüğüm her türlü ayrılık klişesini saymaya başaldı bana. “Sorun sende değil bende” ler , “ben seni hak etmiyorum” lar… Coşmuştu bir kere.Tutup koysan “How I Met Your Mother’ a , hiç bocalamadan çatır çatır oynardı herhalde. Sonra yavaşça arkamı döndüm ve yüzüne bile bakmadan çıktım gittim oradan. Fourier beni terk etmişti. Tıpkı 3 gün önce Modern Fizik sınavında Schrödinger’in koşarcasına kaçması gibi, o da beni tek başıma bırakıp gitmişti bu koca sınav deryasında..Halbuki güvenmiştim ona hatta sevmiştim…

Haliyle soruyu yapamadım.Sınavdan çıkmamla bütün tepkimi Fourier’a yoğunlaştırdım.Her yerde aradım ,durdum fakat yok.Buhar olmuş adam. Artık hangi sınavdan önce hangi öğrencinin aklını çelmekle meşgulse : “Kolay olm benim konu aslında” diyerek. Belki de Ergenekon’dan almışlardır içeri. O sinirle geldim yurda ve başladım küfretmeye Fourier’a da Schrödinger’ e de. Sonra o kadar coştum ki “ Ulan ben de bir şey bulacam, torunlarını falan hep öttürücem bunların, sınavlarda sarsıla sarsıla ağlatıcam” şeklinde beyanlar bile vermişim. Sonra birden titredim ve “ Napıyorum lan ben!” klişesiyle kendime gelerekten ,bu adamların da benle aynı mantaliteyle bir şeyler bulmuş olabileceği ihtimalini düşünmeye başladım.Mesela Fourier zamanında matematik hocası Le'Veant Iraque ‘tan çok çekmiş olduğu için böyle çalışmalara yönelmiş ve taa o zamandan “Süper buldum ha Osman’lar Nuri’ler hep mal gibn kalıcaklar yapamayınca, gerçi biraz küfür yicez ama ,ona da değer şimdi” diye düşünmüş olabilir mi diye uzun uzun düşündüm.


Sonra tıpkı bir ilişkinin ardından tüm mektupları,fotoğrafları atmak ya da Facebook’tan ilişki durumunu single yapmak gibi ben de Fourier la ilgili her türlü soruyu dökümanı kaldırarak yeni hedefime yöneldim. Gustav Robdert Kirchoff. Gerçi bana pek yüz vermiyor ama, o da açılır yakında. Başlar “Baba ne haber , sen yaparsın ya” demeye.

Magazin Kültürü


Geçenlerde spicoli'yle magazin kültürü üzerine bi sohbet yapmıştık. Geçenlerde dediğim bir ay olmuş artık. Ben onu bi kağıda not almıştım burdaki tespitlerimizi blog'a aktarayım diye. Lakin kağıt kayboldu ben unuttum yazmayı haliyle. Bugün odamı temizlerken bir buçuk yıldır kayıp olan terliğimin tekini ve de o not aldığım kağıdımı buldum yatağın altından. Ayağımda terliklerim, başlıyorum anlatmaya.

Şimdi magazin kültürü deyince hepiniz “ayy çok kötü fena” diyorsunuz, ne gereksiz bir iştir diyorsunuz değil mi? Çıkıp da ben demiyorum demeyin genellememi bozmayın. Anlatacaklarım var.

Yıllarca magazin kültürüne atıp tuttum. Bugün verin gazı gene atıp tutarım. Televoleden girer Harika Pazar'dan çıkarım. Az ekmek yemedim bu işten dostlar. Çeşitli arkadaş ortamlarında az prim yapmadım. Oturup magazin programı izlemiyorum mesela. Hangi ünlü kiminle basılmış falan ilgimi çekmez. Annem izlerse tepki gösteririm, eleştiririm, sen kapitalist sistemin, magazin kültürünün bir esirin derim. O da “dur değiştircem şu haber bitsin” der.

Şu bizim sağ alt tarafa koyduğumuz blogların hepsini takip ediyorum. Sanattır, sinemadır, spordur, müziktir güzel şeyler var orada. Lakin bir de buz dağının görünmeyen kısmı var dostlar. Orada olmayan ve benim takip ettiğim birkaç blog daha var. Mesela blogunu takip ettiğim bi kız var. Başından geçenleri, dün akşam ne yaptığını falan anlatıyor. Oturup üşenmeden okuyorum ben de her gün. Geçen gün farkettim, geçen gün dediğim de işte spicoliyle msn muhabeti. İşte orada bir anda kendimizi blogu yazan kızın arkadaşlarından konuşurken bulduk. Hepsini öğrenmişim resmen blogu okuya okuya. Spicoli de biliyor hepsini hatta o benden daha çok biliyor(ben battım seni de batırıcam olm). Noldu magazin kültürü karşıtı o asi ruhlu gence derseniz işte benim tırtladığım yer burası dostlar. Engel olamıyorum okuyorum. Bir sürü blog var böyle tamamen kişisel şeylerin anlatıldığı ve benim takip ettiğim. Sanırım insanlarda bir magazin açlığı var. Bizim gibi insanların ilgisini Hülya Avşar'ı şununla bastık tandanslı haberler çekmiyor(sahi noldu onlar kaya çilingiroğlu'yla). Atıp tutuyoruz magazin kültürü diye sağda solda ondan sonra. Halbuki olay çok farklı. Biz de internette kendi ünlülerimizi yaratıyoruz. Günlük magazin ihtiyacımızı oradan karşılıyoruz. Annem gelse bana dese “oğlum magazin kültürünün esiri olmuşsun sen de” dese boynumu büker otururum anca. Acıyla başımı sallarım belki.

Hele ki geçenlerde bi arkadaşımın Facebook'ta “in a relationship”'ten “single”' a geçişine “hacı hayırdır?” diye yorum bıraktığım an benim dibe vurduğum andı. Kahrolsun magazin kültürü.

15 Ocak 2009 Perşembe

Paylaşmak İstedim - 1



Maç izlerken kontrpiyede kalan kaleci kadar hüzünlendiren bir şey yoktur dostlar. Kalecinin o çaresiz, "ben ne yapayım ki lan şimdi" bakışı falan çok acıklı gerçekten. Her zaman olmaması gerektiği yerde olan üçüncü bir karakter yüzünden mahvolmuştur işler zaten. Bu üçüncü kişilerin ağzına vurasım gelir hep. Ansızın belirip olaya dahil olan üçüncü kişi sana sesleniyorum. Çık lan aradan!

Dib Sahne Bar ve Nimetleri


Dün (14 Ocak) Ankara'da Ters Ninja'nın yarışmayla biletini verdiği Brazzaville konseri vardı Ankara'da, Dib Sahne Bar'da. Ertesi gün sınav olması sebebiyle gidemedik ne yazık ki. İstanbul konserine de gidemeyeceğimizden kaçırmış olduk bu fırsatı.

Ama Dib Sahne de bu aralar oldukça güzel ve Brazzaville'ı telafi ettirebilir müzikseverlere. Cuma gecesi Everbody Loves 80's adında 80'ler ve 90'lar partisi, hemen ardından da asıl bahsetmek istediğim Queen Tribute Night var cumartesi gecesi. Geçtiğimiz haftalarda Okan Bayülgen'li Disco Kralı'na da konuk olan A Kind of Magic sahne alacak gecede. Grubu gayet başarılı buluyorum ve bir aksilik çıkmazsa bu geceyi kaçırmak istemiyorum. Bu aralar Queen saplantısı oluştu zaten bünyede.

Bu arada Dib Sahne de ne güzel bir yermiş de haberimiz olmamış demek de istiyorum bi yandan. Bugüne kadar neden uzak kalmışız bu kadar sorarım kendime sevgili Ankaralılar. Hemen haftaya da Amy Winehouse Tribute Night varmış sevenleri için. Dib Sahne'yi takip edin efendim.

14 Ocak 2009 Çarşamba

"Sometimes I Feel Like Screaming"


Müthis gecen 2008  konser sezonundan sonra 2009 yazi icin heyecan veren bir Led Zeppelin söylentisi olmustu birkac ay önce. Onun yerini doldurabilecek belki de yegane grup geliyor Istanbul`a. Hard rockin efsane grubu Deep Purple. Bakmayin cümleleri ciddiyet icinde kurduguma, ilk gördügümde heyecandan titredim, evde bir bayram havasi esti. Insanlar birbirini öpüyor falan. Daha birkac ay önce Bay Ç. " olm 80`lerde yasicaktik. Deep Purple konserine falan gitcektik, ne sansli adamlarmis o devrin adamlari diyordu." Ben de birkac küfürle birlikte onayliyordum onu. Simdi ise bir Deep Purple konserinin sanina serefine Lazy`yi dinlerken bu yaziyi yaziyorum. Belki Jon Lord`suz, Blackmore`suz; ama Deep Purple iste. Diger gruplar isimler degisince o ruhu hic kaybetmedi onlar. Bundan 4 yil önce Istanbul`a geldiler evet, o dönem sansli insanlar kervanina katilamadik. Bu sefer kacmaz, 2 elimiz kanda olsa kacmaz. Zaten bu topraklarda Deep Purple dinlemek icin son sans bu, bir mucize olmadigi takdirde. Birkac telefon görüsmesi yaptim. Büyük üstad, Türkiye`nin önde gelen Deep Purple severlerinden Sir Ilhan Ö.`ye haber ucurdum. Kalabalik sayilabilecek bir grupla orda olmak ümidiyle. Öncesinde kampa girmesiyle falan. 

13 Ocak 2009 Salı

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 18


Bu hafta benim için çok özel bir yere sahip olan bir filmi seçtim sizlere. Mar Adentro. Türkiye'de gösterime girdiği adıyla "İçimdeki Deniz".

2004 yapımı bir Alejandro Amenabar filmi. Başrolde ise Javier Bardem var. Film çıktığı sene pek çok ödül aldı. En iyi yabancı film oscarı da dahil buna. Bardem adeta oyunculuk dersi vermiş filmde. Boynundan aşağısı felç olan bir adamı canlandırıyor. Dolayısıyla film de aşağı yukarı aynı mekanda geçiyor. Ama senaryonun çok iyi yazılmış olması, filmin çok iyi kurgulanmış olması, yan karakterlerin çok iyi işlenmesi ve de Bardem'in inanılmaz oyunculuğu bir araya gelince filmin geçtiği evin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Film gerçekten çok vurucu sahnelere ve diyaloglara sahip. İzlerken insanın içini acıtıyor adeta. Fakat sanmayın ki sadece bir drama filmi. Film aynı zamanda üzerinde çok düşünülmesi gereken şeyleri sorgulatıyor insana. Ötenazi hakkını, ölümü, felçli bir yaşamı. Ağlatırken düşündüren bir film.

İşlenmesi son derece zor olan bir konuyu bu kadar vurucu bir filmle anlattığı için Alejandro Amenabar'a saygılarımı sunuyorum. Bu filmi halen izlememiş olanlar varsa, izleyecekleri filmlerin listesinin başına bunu yazmasını tavsiye ederim. Pişman olmayacaksınız.

Ayrıcana teşekkür: Bu filmi bana yakın bir zamanda hatırlattığından, aynı zamanda bu yazıya olan katkılarından ötürü Merve'ye de buradan çok teşekkür ediyorum.

11 Ocak 2009 Pazar

Haftanın Müzik Listesi - 18


  • Amy Macdonald - Poison Prince
  • The Last Shadow Puppets - Black Plant
  • Queen - Innuendo
  • Rush - Tears
  • Brazzaville - The Clouds in Camarillo
     by Svetlin&Spicoli

Amy Macdonald'ı daha önce dinlememiş olan varsa hemen albümü indirme garantisi veriyorum dinlediği gibi. Aynı garantiyi The Last Shadow Puppets'a da veriyorum bilmeyenler için. Queen'i de bu aralar durmadan dinleyip duruyorum, neden bilmiyorum. Innuendo da onlardan gelsin. Rush'tan  çok bahsetmeye gerek yok, büyük grup güzel şarkı. Brazzaville de tersninja'nın yarışmayla konsere gönderdiği grupmuş. Biz dinledik beğendik, siz de bir deneyin.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Ninjalar Konsere


Tersninja yeni bir yarisma düzenliyor. 11-15 Ocak arasi her gün sorulan 3 soruya dogru yanitlari veren ilk kisi, 16 Ocak Cuma Ghetto`daki Brazzaville konserine bir cift bilet kazanacakmis. Detaylar tersninja`da. Ne diyelim, bize de sansimizi denemek düser. 

Edit: Bir cifti bendeniz kaptim bile. Tesekkürler tersninja, ohh baby.

20753206252

25 Temmuz 1951'de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı elinden alınmıştı Nazım Hikmet'in. O günün üzerinden 57 yıl geçti ve bugün Nazım Hikmet yeniden Türk vatandaşı. Bakanlar Kurulu'nun 25 Temmuz 1951 tarihli kararının kaldırılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı bugün resmi gazetede yayınlandı ve Nazım Hikmet resmen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu. TC Kimlik Numarası da 20753206252 imiş.



Bu kararın alınması açıkçası çok da umrunda olmadı Nazım severlerin aslında, yaşasaydı O'nun da umrunda olmazdı sanıyorum. Çünkü O kitapları, şiirleri onlarca dile çevrilmiş, kendisi hapisteyken tüm dünya sanatçılarının ortaklaşa protesto yürüyüşleri düzenlediği bir dünya insanı, şairiydi. O tüm dünya ülkelerinin vatandaşı, tüm insanların kardeşi, dostuydu sadece bizim ülkemizin değil. O yüzdendir ki bu hakkın ona 57 yıl sonra geri verilmesi çok da önemli değildir birçoklarına göre. O hala vasiyetinden çok uzaklarda, Moskova'da bir çınarın dibinde yatmaktadır çünkü.

yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

hasan beyin vurdurduğu
ırgat osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit ayşe öbür yanımda.

traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

benim sessiz komşulara gelince,
şehit ayşe'yle ırgat osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...

Nazım Hikmet
1953, 27 nisan

Kendimin Muhteşem İcadı


Öncelikle sizlerle çok kişisel bir sevincimi paylaşmak istiyorum. Ne zamandır para biriktiriyordum bir bas gitar almak için. En sonunda biriktirdiğim parayı harcamamayı başarıp beş telli bir bas gitar aldım. Şimdi böyle bas çaldığını belli ediyor, şöyle hava atıyor diye düşünmeyin. Öyle çok ahım şahım bi kariyerim yok çünkü. Lisedeyken iki tane konser vermiştik kendi okulumuzda hepsi o. Hatta ilk konserimden bahsedeyim size biraz. 

Lise 2ye başlamadan hemen önce gitar kursuna başlamıştım. İşte altı ay falan gitar çaldıktan sonra bir arkadaşımla çok pis gaza geldik konser verelim diye. O elektro gitar çalıyordu. Önce bir davulcu bulmamız lazımdı. Sınıfta davul alabilecek ekonomik güce sahip bir arkadaşa verdik gazı, "oğlum git davul kursuna, yakışır sana falan" diye. Zaten o da meyilliymiş davul çalmaya hemen başladı kursa. Yan sınıftan da bir bayan arkadaşımızı ilk stüdyo çalışmamız için çağırdık. İlk stüdyoya girdiğim gün benim aynı zamanda elime ilk kez bas gitar aldığım güne tekabül eder. Neyse vokalist arkadaşı pek sarmamış olacak ki gruba katılmayacağını açıkladı. Bizim davulcunun bir arkadaşı geldi sonra onun yerine vokale. Sadece bir ay vardı lisenin bahar şenliklerine. Ve daha önce deneyimi olan bir kişi bile yok grupta. Bir aylık bir davulcu, sıfır kilometre bir basçı, vokalisti tam hatırlamıyorum var mıydı deneyimi. Bir tek elektrocumuz iyiydi bizlere nazaran. Bir ayda ancak 5 şarkılık bir repertuar hazırlayabildik. Zaten amacımız bir bardan ayarlanıp bizim şeniklere getirilmiş grubun alt grubu olarak çıkmaktı. O beş şarkı da şunlardı: Cranberries - zombie(yeni grupların olmazsa olmazı), Kurban - yalan dostum, Şebnem Ferah - bu aşk fazla sana. Bir de megadeth'in 1000 times goodbye şarkısının girişini biz kapanış olarak çalacaktık. Ama sadece girişini. (4 şarkı etti ya, hatırlayamadım birini aklıma gelince edit gelecek buraya) Baktık repertuar çok az konsere çıkmadan önce üç beş tane sağlam arkadaşı ayarladık. Dedik ki "oğlum son şarkıyı çaldıktan sonra zombie zombie diye bağırın biz de bi daha çalalım". En iyi çaldığımız şarkıydı zira. Böyle tırt ama bir o kadar da amatör ruhlu bir gruptuk işte. Neyse çaldık şarkıları biz, sıra ayarladığımız adamların başlatacağı zombie tezahuratına geldi. Göz göze geldik adamlarla. Sonra bunlar bi başladı "yosma" diye bağırmaya. O zamanlar çok meşhurdu o şarkı bizim okulda. Mamafih bizim repertuarımızda yoktu. Bir anda ağır çekim moduna geçti hayat. Neyse ki bu adamlar sonra "durun durun" dediler. "şaka len şaka" dediler. "Zombie" diye bağırdılar. Biz de çaldık sonra bi daha. Böyle acıklı işte ilk konserimin hikayesi. Ama ertesi sene Metallica'lı, RHCP'lı güzel bir 90 dakikalık konsere imza attığımızı da söylemeden geçemiyciğim(reklamımızı da yaparım).

Neyse dostlar konu nerelere geldi. Şimdi ben bu bas gitarı aldım fakat para bittiğinden mütevellit amfisini alamadım. Amfisiz bas gitardan da don lastiği gibi ses çıkar sadece. Hiç keyif vermez. İşte bu gece çaresizlik içerisinde kıvranırken bir fikir geldi aklıma. Elime steteskopumu aldım. Kulaklıklarını taktım. Dayadım gitarın üzerine. Bir ses veriyor dostlar aklınız şaşar. Adeta amfi tadında. Bir yandan da mp3 çaları aldım elime. Şöyle internet kafelerde falan kulaklıklar olur  ya dj kulaklığı gibi onu taktım. Geçirdim onu da steteskop kulaklığı üzerine. Verdim müziği. Eşlik ettim şarkılara gitarımla. Mutluluktan ağlayayazdım. Amfi almaya parası yetmeyen genç arkadaşlarıma armağan ediyorum bu icadımı. Lakin steteskop nereden bulacağız derseniz bunlar hep soru işareti tabii.

Çevir Anam Çevir

Ne zamandir bakiniyorum bu karikatüre, sans eseri  blue-space ships`te gördüm. Yigit Özgür`ün güzel seyler cizdigi zamanlardan, birkac aydir da okumuyorum ama son biraktigimda iyice bozmustu.

9 Ocak 2009 Cuma

Seinfeld: A Show About Nothing

Amerika`yi yeniden kesfetmek gibi olacak ama, su siralar en cok keyif aldigim sey. Daha önce televizyonda birkac kez denk gelmisligim vardi. Simdi canim sikilinca basiyorum tusa, sinirsiz kahkaha. Bu tadi baska hicbir bir komedi dizisinde almadim. Herkes izlemeli.

6 Ocak 2009 Salı

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,havası ayrı hava..

bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun

bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince
dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür
vardığın çimen yeşilliğince

nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka
tadı başka..
CAN YÜCEL

Reklam Kuşağı #2

Pepsi -Joy of Life

5 Ocak 2009 Pazartesi

Ruhunu Arayan Takım

Blogda yer yer kitap tanıtımları ve tavsiyelerine yer veriyoruz bildiğiniz gibi. İşin aslında çok kitap okuyan birisi değilim o yüzden bugüne kadar pek şu kitabı alıyın okuyun demişliğim yoktur ama bu sefer mutlaka alın okuyun diye giricem konuya.

Daha önce Sacred Hoops (Kutsal Çemberler) adlı kitabı Türkçe'ye çevrilen Phil Jackson'un ikinci kitabı. Daha doğrusu Türkçe'ye çevrilen ikinci kitabı. Kitap Amerika'da 2004 yılında piyasaya çıkmıştı. Los Angeles Lakers Karl Malone, Gary Payton, Kobe Bryant ve Shaquille O'neal'lı kadrosuyla finallerde Detroit Pistons'a 4-1 kaybedince Los Angeles karışmıştı. Shaq-Kobe sürtüşmesi sonrası Shaq takasla Miami'ye gitmiş, yüzük avcıları Malone ve Payton biz bişey görmedik abi dercesine ortalıktan kaybolmuşlar, Phil Jackson koçluğa ara vermişti. İşte Phil Jackson da bu dönemde yaşanan krizleri anlatıyor kitabında. Takımının ruhsuzluğundan, nasıl bu kadar inançsız hale gelip eriyip gittiğinden dem vuruyor.

Daha önceki kitabını 2 günde bitirmiş biri olarak bu kitabı sabırsızlıkla bekliyordum. Kitap sadece sporla alakalı değil bu arada bunu da belirteyim mental yönden oyuncularını nasıl motive ettiğini, insanları olgunlaştırma taktikleri vs. En azından Kutsal Çemberler'de öyleydi bunda da farklı olacağını sanmıyorum. Bir çeşit kişisel gelişim kitabı da denebilir o yüzden.

Kitap satışa çıkmış burdan. Yine Mavi Ağaç Yayınları sayesinde kitabı okuyacağız öncesinde olduğu gibi. Onlara da bu vesileyle teşekkür ederim bu gibi kitaplar ne yazık ki pek ülkemize uğramıyor. O sebepledir ki alalım aldıralım.

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 17


2001 yapimi K-PAX, bana kalirsa hakki teslim edilmeyen filmlerden. Yönetmeni Iain Softley, basrol oyunculari Kevin Spacey ve Jeff Bridges olan film izlemesi ve sindirmesi kolay bir film olmasina ragmen hafif bir film degil. Bir kere oyuculuklarda takilinacak bir nokta yok. Mr. Spacey zaten gezegenin en büyük oyuncularindan. Jeff Bridges de fena is cikarmamis.

Film K-Pax adli bir gezegenden ( ne cok gezegen dedik ) geldigini idda eden Prot üzerine kurulu. Prot`un psikiyatrlari ters köseye yatiran cevap ve tavirlari, hatta zaman zaman insanlik üzerine düsündüren tespit ve yorumlari dikkat cekici. Yalniz filmin en dikkat cekici buldugum yönü bunlar degil. Yönetmen filmi 2 kült filmin paralelinde cekmis. Film hikayesi ve anlattiklari ile One Flew Over The Cuckoo`s Nest, hikayenin seyirciyle kurdugu bag acisindan ise The Shining ile paralellik gösteriyor. Prot`un akil hastanesinde yarattigi iyimser havanin Mcmurphy`nin Oregon Akil Hastanesi`nde yarattigi hava ile bu kadar örtüsmesi bana göre bir tesadüften ziyade bir göz kirpma. The Shining ile ilgili husus ise seyirciye filmin sonuna kadar acaba sorusunu icten ice sordurmasi. The Shining`te mutfak kapisinin hayali bir karakter tarafindan acildigi sahneye kadar tüm olaylarin otelin gücü mü yoksa Jack Torrance`in hayal gücü mü oldugu seyirciye verilmemis ve bunun da Kubrick`in kasitli bir hareketi oldugu daha sonra yaptigi aciklamalarla belirlenmisti. Bu filmde ise yönetmen bir adim daha ileri gidiyor ve filmin sonunda dahi size sorunun cevabini tam olarak vermiyor. Afiste dahi "Keeps You Guessing Right to the End" yazmasi filmin bu konuyu ne kadar ciddiye aldigini da gösterir nitelikte. Bu da insana farkli bir keyif veriyor.

Insani düsünmeye iten, kolay izlenir, basarili bir film izlemek istiyenler icin gayet uygun bir secim olacaktir. Iyi seyirler.

4 Ocak 2009 Pazar

Haftanın Müzik Listesi - 17


  • The Doors - The End
  • Keane - Everybody's Changing
  • Coldplay - What If
  • Deep Purple - Lazy
  • Nina Simone - Sinnerman
Bu haftaki listeyi icinde etkileyici klavye partisyonlari bulunan sarkilardan olusturdum. Ray Manzarek ve Jon Lord`u ustalara saygi kusagi dahilinde aldim listeye.  Keane`in gitar olmadan, sadece piyanoya güvenerek piyasaya cikmasi önemli. Chris Martin belki cok önemli bir piyano müzisyeni degil; ama Coldplay sarkilarinda muhakkak yer vermeye calisiyor piyanoya. Klavyenin müzik icindeki yerini seven biri olarak bir nevi kendi capimda tesekkür tadinda oldu o da. Sinnerman`da ise piyanoyu calan kim bilmiyorum acikcasi; ama uzun süre ard arda bu sarkiyi dinleyecek kisinin kesinlikle kafayi yiyecegini düsünüyorum. Sarki dingin mi yoksa hareketli mi bir türlü cözemedim; piyanonun rahatsiz edici  bir israri söz konusu sarkida. Israrli parmaklarla her insani hareket etttirmek mümkün sanirim. 

Söylemeden gecemem, The End`i dinlemeden ölen insana cok üzülürüm iste. Jim Morrison baskaymis be arkadas.

This is the end 
Beautiful friend
This is the end
My only friend, the end.

TRT Şeş ve Kürt Sorunu


Ülkede belirgin bir politika değişikliği var.Çok değil yaklaşık 5-6 yıl önce “Kürt” ten ya da “Kürtçe” den bir olgu ya da sorun olarak bahsetmek bile büyük tepki alıyordu.Bu geçmişten gelen bir durum.Fakat bunun oluşmasında sadece T.C hükümetlerini suçlamak büyük yanlış olur.Tamam kötü politikalar ve izole çalışmaları olayların temelidir ama 30 bin insan ölürken de suçun birazını hırsızda aramak lazım.
Türkiye’de son 5 yıldır iki tane konu var tartışılan: 1- Türban 2- Etnik Kimlik. Türban konusu apayrı bir mevzu zaten içinden çıkılacak gibi de değil. Etnik kimlik de ise insanlar 3 ana gruba ayrılıyor diyebiliriz. Birinci grup farklı etnik kimliği tamamen reddedenler.Tek kimlik Türk kimliği diyenler. Çözümsüzlüğün büyük bir kısmı da bu gruba ait.Bu grubun üyeleri Kürtçe bir kelime duysa milleti tartaklamaya kalkışan insanlarla, şiddet yanlısı olmayan fakat Kürt olgusuna da gözünü kapatan kesimden oluşuyor.Fakat aynı kişiler Kürtçe’yi(ortak kültürümüzün bir ürünü olan bu dili) bu kadar eleştirirken Amerikan yazılı tişörtler giymekten de kendilerini alamıyorlar.
İkinci grup ise Etnik kimlik vardır ve bu ülkeden ayrılmalıdır diyenler. Nasıl Türkçülük faşizmi varsa bu da Kürtçülük olsa gerek. Bize yıllardır öğretilen “Türk şöyledir Türk böyledir bağımsızlıktır özgürlüktür “ oldu. Bir çoğumuz bu bağımsızlık safsatası altında düşünmeden aptal gibi yetiştik. Kanımıza o kadar işlediler ki bunu iki Türkçülük filmi izletsen tüyleri diken diken olmayacak adam parmakla gösterilir herhalde.Fakat özgürlük anlayışının ne kadar yanlış öğretildiğinden kimse bahsetmedi bize.Özgürlüğün ne olduğunu bilmeden istedik onu.Aynı şekilde Kürtleri de kandırdılar bazıları “Siz Kürtsünüz ,ayrı bir ırksınız ayrılın hadi niye duruyonuz ,çıkın dağa” diyenleri dinleyen aptallar da bu ikinci grubun üyeleri.Sorunun ve çözümsüzlüğün diğer tarafında da bu grup var.
Üçüncü grup ise “tamam etnik kültür var fakat ayrılmaya ne gerek var” diyenler. (Facebook grupları gibi oldu kusura bakmayın artık) Bu grupta riyakarlar olabileceği gibi gerçekten böyle hissedenler de var. Bana sorarsanız kendimi en çok bu gruba ait hissederim. Fakat benim etnik kültür anlayışım kesinlikle kafatasçı bir zihniyet değil.Sonuçta yaşadığımız bölge o kadar içli dışlı ki ,hangimiz tek bir gen havuzundan çıkmış olabiliriz.Geçenlerde çıkan tartışmada da gördük ki bizi yönetenler bu kafatasçı zihniyetin mensupları. CHP li vekil,Arıtman, “Abdullah Gül Ermeni” iddiasında bulundu bildiğiniz üzere.Gül de hemen “Ne münasebet” e vurdu işi.Halbuki ben cumhurbaşkanından “Bildiğim kadarıyla Ermeni değilim.Fakat Ermeni de olsam Kürt de Rum da fark etmezdi benim için.Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım” demesini beklerdim.Ve gerçekten de etkili ve zekice bir açıklama olurdu.Altına da imzamı atardım.
Gelelim son TRT Şeş ve Ahmet Kaya mevzularına. Açılmasına hiçbir itirazım olamaz.Fakat geç kalınmış bir çaba gibi geliyor bana.Zaten hükümetin de sorunun çözümüne katkı olsun diye yaptığına inanmıyorum.İleride ” Bak biz elimizden geleni yaptık Kürtçe tv de açtık okul da” demek için böyle bir hamle yapıldı.Sorunun çözümü ne TV de ne dilde.Çözüm saygıdadır.İnsanlar aptal ve saygısız olduğu sürece de bir çözüm beklemek zor.

3 Ocak 2009 Cumartesi

Ortaya Karışık


Merhaba sevgili gönül dostları. Birkaç gündür uğrayamadım bloga. Şimdi neden uğrayamadığımı anlatıp hem biraz içimi dökmek hem de kafanızı şişirmek niyetindeyim.

Geçen haftanın başında ansızın modemimdeki lambalardan birinin sönmesiyle başladı her şey. Dedik arıza vardır falan düzelir heralde. Yaklaşık bir 6 saatlik bekleyişin akabinde internetin ısrarla gelmemesi üzerine dayanamadık adsl müşteri hizmetlerini aradık. Ev arkadaşım ve ben oldukça sinirliyiz. Çünkü artık 21. yüzyılda elektrik, su ve internet gibi temel ihtiyaçların kesintiye uğramaması lazım. Bilim ve teknoloji çağındayız. Aradım müşteri hizmetlerini. "Beyefendi sabahtan beri internetimiz yok, işimiz var gücümüz var halledemiyoruz olmaz ki bu kadar" diye veryansın ettim. Adam adsl numaramı istedi bir arıza olup olmadığına bakmak için. Az biraz beklettikten sonra bana "Sedat bey internet faturanızı 3 aydır ödemediğiniz için bağlantınız kesilmiş" dedi. Utandım, üzüldüm "peki" dedim kapattım telefonu. Kapitalist sisteme küfrettim.

Ertesi gün gidip ttnet bayisine borcumu sordum. 182 ytl dedi telefon faturalarıyla beraber. Öğrenci adam da bir anda veremiyor o kadar parayı. İnternetsiz takılmaya karar verdik birkaç gün ev arkadaşımla. Tekrar döneceğim buraya başka bir konuya geçiyorum şimdi.

Sevgili canlar. Bizim eve bu sene doğalgaz bağlandı. Ne lanet bir şeymiş bu doğalgaz. Geldiği günden beri evde bir sinir stres havası hakim. Sürekli kaç metreküp yaktığımıza bakıyoruz, her gün çeşitli yerlerin peteklerini kapatarak ısı derecelerini değiştirerek kontrollü deneyler yapıyoruz falan stres sahibi olduk. En sonunda nasıl olsa banyoda kendi buharımızla ısınırız diye banyo peteğini kapattık. Ayrıca salondaki üç petekten ikisini kapattık orayı az kullanıyoruz tasarruf olsun diye. Hal böyle olunca kış mevsimi de çirkin yüzünü gösterince ev içi iklim farkları meydana geldi. Kendi odalarımız sıcak ve kurak, banyo ve salon ise soğuk ve yağışlı. Şimdi işte tam bu salonda havaların soğumasıyla internetimizin kesilip ev arkadaşımla beraber can sıkıntısından mütevellit salona göç etmemiz aynı zamana tekabül ediyor. Salon buz gibi olmasına rağmen battaniye altında televizyon izliyoruz. Ödenmesi gereken faturalara bir de internet eklenince salonun kalorifer peteklerini de açamıyoruz. Dayanırız dedik erkek adamız bişey olmaz dedik, girdik battaniyenin altında. Hatta bir keresinde bir arkadaş misafir olarak geldiğinde 3 erkek aynı battaniyenin içinde türk dizisi izlemiştik gerçekten çok acıklı bir sahneydi o.

Bu ev içi iklim farkının akabinde ben hasta oldum ne biçim. Ciğerler falan müthiş. Nefesi bi alıyorum, akciğerin yarısı doluyor, sonrasını kabul etmiyor veriyor sancıyı. Anam diyorum veriyorum gerisin geri aldığım azıcık oksijeni ben de. Ateş, halsizlik falan derken düştüm yataklara. Yatarken çok düşündüm canlar. İnsanın yatarken çok vakti oluyor. "Lan" dedim "yılbaşı yaklaşıyor, biz yataklardayız, bir çorba yapanımız da yok, ne yalnız adammışım. Issız adam dediğin öyle değil böyle olur" dedim. Gittim ketılda su ısıtıp bardak çorbalardan yaptım kendime. Evin içinde tırt ıssız adam triplerine girmek de fayda etmeyince döndüm memleketime. İnsanın annesi gibisi var mı a dostlar? Yaptı bana et sulu çorbaları mis gibi. Açıldı ciğerler firil firil hava doldu. Yılbaşını da evde çerez, kola ve televizyon eşliğinde geçirdim. Millet öyle Tribute to Pink Floyd konserlerinde falan takılırken(alttaki yazıya doğrudan gönderme var) biz de öyle geçirdik bir yılbaşını. Dansöz falan baktık televizyondan.

Sonuç: Bir doğalgaz zammının elim ve vahim sonuçlarını hep beraber gördük öğrendik. Artık daha duyarlı bir vatandaşım(başına gelmeden aklı çalışmayan türk insanı profili). Protesto falan olursa haber verin gelip katılacağım. Ne lan bu götüm dondu. Kış da ne biçim geçiyor töbe töbe.

1 Ocak 2009 Perşembe

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses


Birkac gün önce buraya not etmistim 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses`in Babylon`daki konserini. "Yaraya merhem olmaz belki; ama en azindan üfler." demistim. Kesinlikle cok hafife almisim. Birkac paragrafla konserin iceriginden bahsedeyim:

In the Flesh ile basladi, Another Brick in the Wall Part 2 ile devam etti. Daha sonra pesi sira Welcome to the Machine, Have a Cigar ve Fearless geldi ki gercekten tek bir notayi bile atlamadan orijinalinin aynisini caldilar. Konser gittikce güzellesiyordu. Sonra Dogs`a basladilar ki gayet iyi gidiyorlardi yine, Gilmour`in o muhtesem ilk solosu geldi. Bay Ç.`ye bu sarkinin finali ucurur bizi dedim. O anda olan oldu ve sarkinin 2. kismini calmadan Hey You` ya bagladilar. O an konserde tek üzüldügüm andi herhalde. Hem Dogs`u hem Hey You`yu severim; ama 2`sini yarim yarim birlestirince tadlari yarim kaldi. Bunlari düsünürken Shine On You Crazy Diamond`a girdiler ki düsünmeyi falan biraktim. Yine cok basarili caldilar. Saksafon da iyiydi; ama daha iyi olabilirdi gibi geldi bana. Böylece assolistini 2. yariya birakmanin disinda Wish You Were Here`a saygi durusu yapilmisti ilk yarida. 10 dakika ara verdiler. Halimizden memnun bir sekilde Bay Ç. ile konusurken " Bire bir cakma dedikleri bu olsa gerek." dedi. "Herhalde" dedim, oysa 2. yarida bizi neyin bekledigini ikimiz de bilmiyorduk ve simdi düsününce yorum yapmak icin cok erkendi.

2. yariya yanlis hatirlamiyorsam Breathe ile girildi. Zaten arkadaki ekranda Dark Side of the Moon`un kapagini görünce bu yarinin cok can yakacagi anlasildi. Hakikaten de öyle oldu. Time, Money, Us and Them, Brain Damage, Eclipse calindi. Time haricinde hepsi, söz gelimi olsun diye söylemiyorum, müthis yorumlandi. Belli ki cok calisilmis bu sarkilara. Arka arkaya baglayarak albümdeki o sahane bütünlügü yakalamayi bildiler. Ayni anda arkada dönen klipte de ayin yavas yavas günesin önünü kapatisini izlemek cok keyifliydi. Bu arada Great Gig in the Sky calindi ki 3 ay kadar önce vefat eden Richard Wright`a saygi durusuydu o da. Arkadaki ekranda onunla ilgili bir klip dönüyordu o esnada. Pigs on the Wing caldilar ki hosuma gitmedi, cünkü 5 sarkilik Animals albümünden daha fazla calmayacaklarinin isaretiydi bu bir yerde. Oysa Pigs`i dinlemek icin can atiyordum ben. Sonra yeniden konserin basinda 3 parca calip tadini damagimizda biraktiklari The Wall`a döndük. Mother`i caldilar ki yarim birakilan daha dogrusu kisaltilan sarkilardan biri de oydu. Yine Young Lust, Run Like Hell, Comfortably Numb`i caldilar. Comfortably Numb zannederim gecenin en iyi performansiydi. The Wall`un arasinda Wish You Were Here`i patlattilar ki hemen herkes birlikte söyledi, güzel bir andi.

Zannederim Comfortably Numb`in sonuyla birlikte iceri gittiler. Daha sonra bis icin geldiklerinde herkes sarki adi bagiriyordu. Yanimdaki adamin agzindan Echoes adini duydum. Hakliydi, yapilabilecek en iyi secimi yapmisti, bütün gönlümle ona katildim. Ve Echoes`u caldilar. Tahminime göre yeni yeni calisiyorlar Echoes`u, daha iyi olabilirlerdi. Sira benim icin gecenin sürprizine gelmisti. Cok tanidik bir melodi basladi, saskinliktan ve beklememezlikten bir an idrak edemedim. Klavyenin tuslari adeta birbirini kovaliyordu. Bu Pigs`di. Sasirmistim, herkes de sasirmisti aslinda. Big Man Pig Man sözlerine eslik etmek ve yer yer domuz sesleri cikarmak büyük keyifti.

Sonuc itibariyle son zamanlarda hic olmadigi kadar keyifli bir aksam gecirdim. Kesinlikle kalkistiklari isin hakkini vermis cocuklar. Hic ummazdim ama yaraya merhem oldular. Pink Floyd dinlemekten keyif alan herkes muhakkak gidip izlemeli, dinlemeli.