5 Aralık 2008 Cuma

A.R.O.G


Sonunda beklenen film gösterime giriyor. Basın gösteriminde Gora'dan daha fazla beğenildiğini okudum. Demek sağlam bir iş çıkmış ortaya. Hemen bugün gitmek istiyorum koşa koşa; ama aziz dostum Svetlin'i bekliyorum. Beraber izlersek yıllar yılı daha büyük geyik döner çünkü, biliyorum.

4 Aralık 2008 Perşembe

Rajon Rondo


Rajon Rondo dün gece Indiana Pacers karşısında kariyerinin ilk triple double'ını yaptı 16 sayı 13 ribaund 17 asist ile. 17 asist aynı zamanda kariyerinin en yüksek rakamı.

Bu triple double'ın asıl ilginç olan hikayesi ise şurası; Rondo 3. çeyreğin bitimine 10.30 dakika kala yani ikinci yarının hemen başında tirple double'ı yapmıştı bile. Evet nerdeyse bir yarıda triple double yaptı Rondo. Tüm zamanların en hızlı td'larından, belki de en hızlısı bilmiyorum ama helal olsun Rondo diyorum.

Yılın Sporcusu


Şöyle bir geçmiş yıllara baktım da aslında Olimpiyatlarda yarışan sporculara çokca eğilmemiş Sports Illustrated. Yalnız bu yıl Olimpiyatlarda epey önemli şeyler olunca ödül de kaçınılmaz olmuş tabi. Tarihe geçerek 8 altın madalya alan Michael Phelps yılın adamı seçilmiş. Phelps tüm zamanlar olimpiyatlarında bir rekora imza attı ki bu performansı ödüllendirmemek Phelps ile birlikte Olimpiyat Oyunları'nı da cezalandırmak olurdu. Gerçi nerden baksanız 1972'de 7 altın madalya kazanan Alman yüzücü Mark Spitz'in yerine bir NCAA koçu John Wooden ile tenisçi Billie Jean King'e paylaştırmış ünvanı. Özellikle King gerçekten takdire şayan bir başarıyla 3 Grand Slam şampiyonluğu yaşamış o yıl. Yalnız yapmayın etmeyin. Adam 7'si altın 11 madalya almış yahu. Seçeceğiniz isim ille American olacak diye bir şartınız mı var? Neyse ki bu yıl Amerika'nın nispeten başarısız geçen Olimpiyat mücadelesinde çok ön plana çıkınca Phelps başka seçenek bırakmadı.

Korsan Cd

by Yiğit Özgür

3 Aralık 2008 Çarşamba

Bursa'ya Yolculuğun Dayanılmaz Hafifliği


Bu yaziyi yazarken Istanbul-Bursa arasi bir yerlerdeyim. Deniz otobüsünde. Yillar yili otobüsleri kullanmis biri olarak benim icin gercekten büyük bir keyif diyebilirim. Zaten yolculuk yapmaktan hic hoslanmam. Özellikle son yillarda artik otobüslerden iyiden iyiye nefret eder oldum. Bu deniz otobüsü ise otobüs yolculugunun yaninda gercekten büyük keyif. Bir kere genis genis oturuyorum. Fren yaptiydi hizlandiydi derdi yok. Otobüslerin havasiz ve bunaltici atmosferi ve kokusu yok. Masama bilgisayarimi koyuyorum. Ayrica büyük bir zaman tasarrufu saglamasi da basli basina kazanc. Her ne kadar 75 dakika diye her yeri afislerle doldursa da Ido, 1,5 saati buluyor yol. Otobüsün en az 3 belki 4 saatte gittigini düsünürsek (kullanmadigimdan tam olarak bilmiyorum acikcasi) ne denli kazancli oldugu daha iyi anlasilir herhalde. Ayrica düne kadar olmasa da bugün itibariyle gördügüm kadariyla kablosuz internet baglantisi da eklenmis güzergaha. Yalniz baglanti nedense yari yolda koptu ve yazımın burdan sonrasini evimde tamamlamak zorunda kaldım. Ayrica kopmadan önce de kivrandiracak derecede yavasti. Zannederim ben baglantiyi iskeleden cekiyordum, uzaklasinca koptu. Farkli zamanlarda farkli sartlarda yazildigindan son cümleler de biraz tutarsiz oldu ama degistirmeyip yazildigi gibi birakmak istedim, affola. Yine de genel anlamda Ido her türlü daha uygun bir yolculuk vaad ediyor yolculara. İstanbul-Bursa arasi Ido'dan sasmayin.

Siddhartha

Bir “Doğu Felsefesi” hayranı olan Hesse’ nin, yine bir doğu felsefesinden ,Budizm’den temel alarak anlattığı bir Hint masalı Siddhartha. Arayış içinde olan bir adamın ,Siddhartha’nın, öyküsünün anlatıldığı kitap, zaman olarak Budizm’in ilk devirlerine denk geliyor.Siddhartha bir Brahman (Hint kültüründe üstün bir sınıf) olarak Dünya’ya gelmiş ve Brahman gelenek ve inançlarıyla büyümüştür.Üstün görünüşü ve ruh haliyle de herkesin sevgisini kazanmış ve Brahmanlar arasında çocuk yaşta sivrilmiştir.Herkes onu sevip,ona bakınca huzur bulurken,Siddhartha’nın içini bir huzursuzluk kaplamış ve o zamanlarda başlamıştır arayışı. İşte bu arayış doğrultusunda kitap bize Siddhartha’nın iç dünyasıyla harmanlanmış bir hikaye anlatıyor.12 bölümden oluşan bu hikayede her bölümde değişen ve aramaya devam eden bir Siddhartha görüyoruz. Sonuçta hiçbir kitap “Hayatın Sırrını” vermez fakat buna en çok yaklaşan kitap benim gözümde Siddhartha’dır diyebilirim.Kitabı okuyunca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.Hesse’nin bu başyapıtını şiddetle tavsiye ederim.

Avatar The Last Airbender


Cizgi filmlere hep ön yargiyla yaklasmisimdir. Tabi essek kadar olduktan sonrasi icin konusuyorum. Ondandir ki her ne kadar cevremde nicedir "olm kesin izle, lan sen manyak misin izle" diyip duran adamlar olmasina ragmen epey zor oldu Avatar`a baslamam. Baslamamla birlikte yavas yavas hem ön yargimi hem de gergin vakitlerde gerginligimi aldi. Baska bir dünyaya götürdü. "Keske ben de sizin dünyanizda yasasam be" bile dedirtti. 3 sezondan olusuyor dizi. Ilk sezon iyi, ikinci sezon cok iyi, ücüncü sezon süper. Hem 20 dakika oldugu icin aralarda kisa kisa 1 bölüm atiyorsun, rahat da oluyor. Cizgi filmin bitmesinin ardindan bir de film projesi var. Yalniz tadini bozacaklarmis gibi bir his var icimde. Tamam belki daha genis kitlelere hitap ederler; ama sadik izleyicinin de hosuna gidecegini pek sanmiyorum Avatar`i maymun gibi bir adam olarak görmek. Böyle konusuyorum cünkü bir yerlerde Avatar rolü icin düsünülen adamin resmini görmüstüm ve pek hosuma gitmemisti, bakicaz. Dizi her ne kadar genel anlamda eglenceli gibi görünse de arka planda yer yer adami duygusala bagliyor. Acikcasi sunca hayatimda izledigim milyonlarca dolara mal olan onca dizinin cok büyük cogunlugundan iyiydi. Hele bir final bölümü var ki icinde kan, ter, nefret, göz yasi, ask ne arasan var. Saka bir yana da final bölümü hakikaten izledigim en iyi finaller siralamasinda plasem. Favorimse elbet Battlestar Galactica 3. sezon finali. Onlar daha iyisini yapana kadar da en iyisi bu zaten. Avatar bittigine göre, yürüyedur Battlestar.
Dragon of the west General Iroh adamim.

2 Aralık 2008 Salı

Kim Akıllı Kim Deli


1 ay kadar önce not düsmüstüm buraya Burn After Reading`i. Nitekim vakti geldi, gittik gördük. Her ne kadar blogun müdavimlerinde Feri pek begenmemis olsa da acikcasi benim tam da bekledigim gibi cikti film. Epey eglenceli. Filmin daha ilk sahnesinde bütün salonda müthis bir sessizlik hakimken John Malkovich`i görünce daha basladim kikirdamaya zaten. Arkadasimdan bir dirsek yiyince kendime geldim hemen. Her neyse filmi genel anlamda begendim. Diger Coen Kardesler filmleriyle daha iyidir daha kötüdür diye karsilastirmiyorum; ama filmi izlerken tam Coen filmi diyor insan. Diyaloglar olsun, karakterler olsun, hatta isimler olsun cizgiden hic cikilmamis. Oyunculuklar demisken, epey begendim. Özellikle oyunculugunun her zaman abartildigini düsündügüm Clooney beni mahcup etti, gayet iyiydi. Tilda Swinton`da bir aksan var zaten, basli basina eglence. Frances McDormand`i öyle cok begenmiyorum zaten, normaldi. Brad Pitt bazi yerlerde kopariyor adami. Malkovich zaten her zaman bomba. Kisacasi ciktigimda bekledigime degmis dedim. Su siralar izlemek icin gayet yerinde bir secim olur.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Çok Zor Değil

1 Aralik Dünya Aids Günü

Tüm Zamanların En İyi 10 Türk Filmi



Empire Dergisi bu ay çıkacak sayısı için internet üzerinde "tüm zamanların en iyi 10 türk filmi" adında bir anket başlatmış. Şuraya tıklayıp 10 favori filminizi yazabiliyorsunuz.

Türk filmlerini çok seven birisi olarak, çokça türk filmi izlemişimdir ama son dönemdeki filmlerimizi pek takip edemiyorum ne yazık ki. Benim izlediklerim daha çok Tarık Akan'lı aşk filmleri, Kadir İnanır ve Cüneyt Arkın'lı mafya filmleri ve Kemal Sunal-Şener Şen'li komedi filmlerine denk geliyor. Son dönem yönetmenlerimizin filmlerini o kadar da sık takip etmiyorum. İşte bu sebepten kendi adıma bir liste oluşturup da ankete katılamadım, katılırsam objektif olamayacağı düşündüğümden.

Yine de şöyle bir düşündüğümde bu listeye girmesini beklediğim filmler var tabi ki. Eşkıya, Selvi Boylum Al Yazmalım, sırf Yaşar Usta için Bizim Aile, Takva, Hababam Sınıfı Serisi, Züğürt Ağa, Kibar Feyzo, Muhsin Bey, Canım Kardeşim, son dönem filmlerimizden Vizontele belki Baba ve Oğlum, Mutluluk... Benim kesin bi listem yok dediğim gibi, izlemediğim filmler de olduğu için oluşturamadım kafamda bi türlü. Ama şurası kesin ki belirlenecek 10 filmin büyük çoğunluğunda Şener Şen ustaya rastlayacağız. Çok uzatmadan keseyim, yorumlarınızı ve favori filmlerinizi önce ankete sonra yorumlara bırakabilirsiniz.

*Fotoğraf olarak ne koysam düye düşünürken buraya Yaşar Usta gider diye düşündüm, dönüp arkama bakmadım bile.

Eski Gazeteler #1



Yeni bir seriye başlamak istiyordum nicedir.Birçokları gibi ben de eski gazete hayranıyımdır.Anneannemin evinde bir karyolanın altında bir sepet gazete durur.Sıkıldıkça mutlaka açar okurum.Onlar 1993 ten başlıyor.Biz ise bu seride biraz daha eskilerden başlıyoruz.İlk gazetemiz 1919 Haziran'ından. Hemen "1919'da latin harfleri mi vardı bre gafil, düpedüz yalan" diyerek celallenmeyin bu o dönemki gazete manşetlerinin birerbir çevirisinden elde edilmiş bir kopya.(Ayrıntılı bilgi için buraya) O dönemi daha iyi anlayabilmek için gazetler inanılmaz kaynaklardır.Okulda gördüğümüz tarih derslerinde çoğu zaman tarihlere ve savaşlara sıkışıp kalırız.Dönemin insanları ve olayları hakkında ise çok sığ bir içeriği vardır bu derslerin.Açıkçası ben hep zorlanmışımdır o dönemlerdeki yaşayış şeklini ve gelişen olayları kafamda canlandırmakta. Dönemin insanlarını tanımadığım için verebilecekleri tepkileri de kestiremem.Bu sebeple bir dönemin tepkisini en iyi gazetlerin yansıttığını düşünürüm.Umarım geçmişe doğru keyifli bir seri olur .(Büyük görüntü için lütfen resme tıklayınız)

30 Kasım 2008 Pazar

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 12


Yann Samuell`in yazip yönettigi 2003 yapimi filmin basrollerinde Guillaume Canet ve gecen yil aldigi Oscar ile artik herkesin yakindan tanidigi Marion Cotillard var. Film Türkiye`de, Ingilizce`ye cevirilen ismi baz alinarak "Cesaretin Var mi Aska" adiyla gösterildi. Orijinal adi olan Jeux D`enfants ise Fransizca`da "Cocuk Oyunlari" anlamina geliyormus. Filmi izleyen biri icin sasirtici degil tabi. Büyük bir aski La Vie en Rose sosuyla konu aliyor film. Bunu yaparken diger ask filmlerinden farkli bir yol tutturmus elbet. Masalimsi ve büyük keyif veren bir anlatim yolu secmisler. Ayrica film epey akici. Su yaziyi yazmadan önce söyle bir hatirlamak icin filmi actigimda bir türlü basindan kalkamadim ve bir kez daha büyük keyifle seyrettim. Dedigim gibi filmde masalsi bir anlatim var, onun icin aslinda biraz gercek üstü filmdeki ask. Yalniz bu noktada vermek istedigini gayet basarili vermesine engel olmuyor bu durum. Askin ne denli büyük bir tutku oldugunu ve tek basina diger herseyden daha agir tarttigini insanin gözüne gözüne sokuyor film. Ayrica cok begendigim bir Adem-Havva göndermesi var ki her izleyisimde zevkten dört köse oluyorum. Yine film boyunca izleyeni sasirtan sahneler cokca var. Tüm bunlari yaparken diger ask filmlerinden kendini hep ayri tutmayi basarabilen film, elbette ki finaliyle de "ve birbirlerini cok sevip sonsuza dek mutlu yasarlar" ask filmlerinden kendini ayri tutuyor. Tüm filme yakisan basarili bir finalle bitiyor. Ask filmlerini sevenler kesin izlesinler demiyorum, keyifli bir 1,5 saat gecirmek isteyen herkes kesin izlesin diyorum. Son bir cift söz de Acun'a: ''Var misin Yok musun'' öyle olmaz böyle olur. Iyi seyirler.

Haftanın Müzik Listesi - 12


  • Rainbow - Stone Cold
  • 3 Doors Down - Here Without You
  • The Yardbirds - For Your Love
  • Queen - Somebody to Love
  • Jethro Tull - Bouree
Off, cok acayip liste oldu acikcasi. Sabahtan aksama dinlenir bunlar, bikilmaz. Özellikle For Your Love cok acayip. Bir de Somebody to Love var ki tadina doyum olmaz.

29 Kasım 2008 Cumartesi

Taps ve Onurumuz



Epeydir bahsetmek istedigim, önemli de oldugunu düsündügüm bir konu var. Amerikan Ordusu "Taps" adinda bir marsa sahip. Simdi burada 1862`de falan diye baslayip, Amerikan Ic Savasi`na girip marsin hikayesinden bahsetmek istemiyorum uzun uzadiya. Kisaca Amerikanlarin bayrak törenlerinde ve cenazelerde falan kullandigi askeri bir mars. Hem de epey köklülerinden diyebiliriz. Bizi asil ilgilendiren ve gercek anlamda üzücü olansa, bu marsi hepimizin malesef yakindan taniyor olusumuz. Bayrak törenlerinde Istiklal Marsi`ndan hemen önce calinan, askeri cenazelerde ve anma törenlerinde calinan, bu ülkede yasamis hemen herkesin duydugu anda hemen animsayacagi bir mars.

Neden böyleyiz anlayamiyorum. Ingiliz "Last Post" u yapabiliyor, Alman "Ich Hatt` Einen Kameraden" i yapabiliyor. Biz yapamiyoruz. Baskalarinin ürettigini tüketme, kendininkini yaratmaya calismaktansa onlarin refahina ortak olmaya calisma falan bir kenara da; bir baska ülkenin duygusuyla, gecmisiyle yaratilmis bir marsi kullanmak. Akil sir erdirilecek is degil. Bütünüyle onursuzluk. Bugün Amerikan Baskani Türkiye`yi ziyarete gelse, Anitkabir`e gitse, saygi durusu yapilirken ne düsünür sizce? Kendi ordusunun köklü bir marsi calinirken.

Bu konu hakkinda o kadar cok sey söylemek istiyorum ki; bir yandan da yazmak istedigim ölcüde kilitleniyorum. Onca sehidin ruhuna yapilan ayip. Vatanin kurulmasi icin canini verenleri her anisimizda elde olmadan yapilan büyük saygisizlik. Utanc ve kizginligin arasinda bir yerlerdeyim. Ben yerin dibine gireyim, mesele o degil de; Türkiye de onurunu yitirmekle sözde bagimsizlik arasinda bir yerlerde. 

Not: Konuyla ilgili beni bilgilendiren hocam Sayin Prof. Dr. Hasan Yazici`ya tesekkür ederim. Amerikan Baskani örnegi de hocamin derste verdigi örnektir.

28 Kasım 2008 Cuma

Jasna`nın Dükkanı

Bahsetmek istedigim konu epey özgün aslinda. Hatta benzeri seyler var mi pek bilmiyorum. Yugoslav bir tasarimci olan Jasna Sokolovic duvar kaplamalariyla ilgili calisiyor. Buraya kadar cok özel bir durum yok; fakat tasarimci insanlarin istekleri üzerine de tasarimlar yapiyor. Mesela; duvarinizda cok sevdiginiz birinin fotografinin ya da cok sevdiginiz bir desenin olmasini istiyorsunuz. Yapacaginiz sey duvarda olmasini istediginizin fotografi ve mekanin fotografini mail yoluyla Sokolovic`e yollamak. 1 hafta icinde calismanin taslagi size gönderiliyor. Begenirseniz de 1 ay icinde calismalar tamamlanip, posta yoluyla adresinize yollaniyor.Tabi bunlarin hepsini sitesi araciligiyla yapiyorsunuz. Onun disinda Sokolovic`in kendi tasarimlari da var sitesinde. Ya seramik üzerine calisiyor tasarimlarini ya da duvar kagidi olarak. Ise ilk olarak bunlarla baslamis zaten. Talep üzerine bu sisteme gecmis. Hakikaten güzel is. Fabrikasyon modeliyle sunulanlar arasindan "bu digerlerine nazaran daha uygun" demecilik insani epey sinirliyor zira. Bu modelde ise istediklerini  tamamen ifade edebilme firsati var. 

27 Kasım 2008 Perşembe

Yüzeysel

Geçenlerde bir arkadaşla dertleşiyorduk. Böyle ikili ilişkiler, duygusal mevzular falan gündem maddemiz. Bu adam sevdiği kıza aşk-ı ilanı neticesinde "bak sen çok iyi birisin, hatta tanıdığım en iyi insanlardansın ama" ile başlayan ve gerisini hepimizin tahmin edebileceği klişe olmanın dibine vurmuş bir takım kız laflarına maruz kalarak reddedilmişti. Sonra haliyle görüşmeme kararı falan almışlar. Neyse işte biz bu adamla bir yandan içiyoruz bir yandan dertleşiyoruz, birbirinden inanılmaz tespitler havada uçuşuyor, kızları genelliyoruz da genelliyoruz, yer yer başka hikayelerden alıntılar yapıyoruz, arada bir şarkı sözlerinden bile alıntı yapıyoruz o derece bir muhabbet. Neyse bu adam o kızı sildiğinden, hayatından tamamen çıkardığından bahsediyor önceleri. Sonra alkolün de etkisiyle dönüyor gene o kızı anlatmaya başlıyor bana. Alkolün de verdiği cesaretle vurdum kafasına bi tane. "Ne vuruyon len ne vuruyon!" dedi. "Olm önce bana gelmiş kızı sildim, unuttum, hayatımdan çıkardım diyosun, iki saattir iyi kızdı aslında, baya eğleniyoduk biz tırıvırı diyosun" dedim. Baktı derin derin gözlerimin içine, sigarasını ağzına götürdü, sigaradan derince bir nefes çekerken gözlerini kıstı ve hemen akabinde bilinmeyen ufuklara dalaraktan: "hani bilgisayarda bi dosyanın üzerine tıklar delete tuşuna basarsın, dosyayı sildin sanarsın ama o hep geri dönüşüm kutusunda durur, harddiskte hala yer kaplamaya devam eder ya, aynen öyle işte"

Ne yazık ki arkadaşlarım bir Tuna Kiremitçi bir Cezmi Ersöz değiller. Dolayısıyla çektikleri aşk acılarını kelimelere döküş tarzları da bi hayli değişik oluyor. Yağan yağmura, bulutlara, uçup giden kuşlara benzetemiyor sevdiceğini. Bir word belgesine, bir powerpoint sunumuna benzetebiliyor anca. Ben de isterim şöyle oturup inanılmaz tasvirlerle anlatalım aşk acılarımızı, sarsıla sarsıla ağlayalım içkilerimizi yudularken ama olmuyor işte. Yapı meselesi bir yerde. Bu adamın şahane geri dönüşüm kutusu benzetmesinin şokunu atlattıktan sonra bu tür muhabbetlerin bize göre olmadığı kanısına vardık. Angelina Jolie'nin yeniden hamile kalması, onun göğsü bunun götü derken normal haline döndü muhabbet.

Peki dostlarım diyeceksiniz ki "bi saattir ne anlatıyorsun arkadaşım sen?". O zaman size diyeceğim şu olur: "erkeğin küçük yüzeysel dünyası gibisi var mı şu fani dünyada"

Chevignon V-103 CH

Bugünlerde o kadar tirt saatler görüyorum ki magazalarda. Millet sasirdi iyice herhalde. Arz-Talep iliskisi en nihayetinde. Bugün de bir saat magazasinin vitrinininde kayda deger sadece bu modeli secebildim. Kahverengi ve beyaz gibi renk cesitleri de var bu modelin. Yanlis hatirlamiyorsam 322 Ytl dedi satici fiyatina. Fiyatta anlasiriz demesinden 50 kagit asagi inecegi belli. Buradan biraz büyük gibi duruyor; ama aslinda pek öyle de degil. Gayet yerinde ebatlari. Sadece su kayistaki kücük vidalar pek olmamis gibi, onlar da cok itici durmuyor hani, idare eder. Güzel ürün, ben begendim.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Paratroopers


Private: "Soon you will be surrounded, what will you do?"

Cpt Richard Winsters: "We are paratroopers, we are supposed to be surrounded."


Bu aralar Band of Brothers'a sarmış durumdayım. Kaçıncı defa izliyorum bilmiyorum ama geçenlerde savaş karşıtı şarkıları okuyunca aklıma geldi oturdum, başladım tekrardan. Vakit olursa bi ara uzun uzadıya diziden bahsedecem. Guarnere, Malarkey ve Speirs öperim ellerinizden.

Türkler Neden Kaybediyor?

by Umut Sarıkaya

25 Kasım 2008 Salı

Bir Lisan Bir Sürü İnsan

İngilizce'mi ilerletmek için dil kursuna başladığımı söylemiştim geçenlerde. Lisede hazırlık okumuştuk, hatta baya verimli olmuştu benim için lisede aldığım İngilizce dersleri. Lakin sınıftaki pek çok kişi içi aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Hatırlıyorum da şu İngilizce derslerini kaynatmak için neler yapılmazdı. “Hocam biz Türk'üz, İngilizce neden öğreniyoruz, kendi ülkemizde neden başka dil öğreniyoruz?” tandanslı argümanlar dönemin hararetli ergenleri tarafından sık sık dile getirilmekte idi. Hocamız da bu karakterlere dersin gerekliliğini anlatmaya çalışırdı lakin sizler de çok iyi bilirsiniz ki dostlarım hararetli, ergen ve de kendini sınıftakilere ispatlamaya çalışan bir bünyeye laf anlatmak kadar zor bir şey yoktur. Bu tartışmalar hiçbir sonuca varmaz hoca da dersi öyle kendi halinde işlerdi hatta çoğu zaman işleyemezdi bile. Sınıfta iki tane İngilizce hocasının sinirden ağladığını bilirim ben. Gerçi birinde biz haklıydık. Yine de üzülüyor insan tabi düşününce. Lakin ergenlik dönemi işte. Ah o dönemin harareti yok mu?

Dil kursunda bir karakterle tanıştım. Bu dil kursunda altı adet kur var. İngilizce'm iyiymiş baya. Beni dördüncü kurdan başlattılar. Bu adam birinci kurdan beri geliyormuş kursa. Hesapladım bu adamın şu ana kadarki dil kursu masrafı 2000ytl. Sordum adama “abi sen hazırlık okumadın o zaman” dedim, “yok hazırlık okuduk anadolu lisesiydi zaten benim ama o dönemler dinlemedik dersi bize İngilizce ne gerek diye, meğer lazımmış” dedi "eheheheehe" diye de ekledi sonra. Bir anda bizim dönemin hararetli ergenleri geldi gözümün önüne. "Aha" dedim "zamanın hararetli ergeni bu da". Ah dostlar zamanında hocaya karşı gelen dersi dinlemeyen asi gençler dil kursuna milyarlarca para bayılınca nasıl da hocanın ağzından çıkan her kelimeyi kafasına kazımaya uğraşıyormuş. Zamanında hoca soru sorduğunda ağzını büze büze cevap veren ya da onu bile yapmayıp bilmiyorum deyip kestirip atan öğrenci nasıl oluyormuş da “tiiyçır, tiiyçır” diyerekten tez canlı bir şekilde atlıyormuş her soruya hepsini tek tek tespit etmiş bulunuyorum. İnsan üzülüyor tabi bu sahnelere.

Sizlere sesleniyorum hararetli lise gençliği. Zor bir dönem geçiriyorsunuz, hormonlarınız falan çok acayip. Yine de önce bir oturun soluklanın. Gaza gelip “liseliyim abi, ben de bir birey oldum artık, küreselleşme karşıtıyım, bana Türkçe'den başka ne gerek” şeklinde hararetli beyanatlarda bulunmayın. Biliyorum ki ileride bir çoğunuz çeşitli ortamlarda “kapitalizm ne pis bir sistemdir, insanlar eşit olmalı, kimse kimseyi sömürmemeli” şeklinde beyanatlarda bulunarak ortamda prim yapmaya bu işten ekmek yemeğe çalışacaksınız. “Sosyal devlet” diyeceksiniz, “eğitimde fırsat eşitliği” diyeceksiniz, “ücretsiz eğitim diyeceksiniz”. Ondan sonra gidip de elin bilmem ne kültür derneklerine, dil okullarına İngilizce öğreneceğim diye milyarlarca para bayılacaksınız. Nerede küreselleşme karşıtı ergen, nerede sosyalist adam, nerede dil kursuna dünya para verip pişkin pişkin “tiyyçır” diyen tez canlı adam? 

3 Film 3 Yorum


Önce Mustafa’yla başlayalım.İzleyen izlemeyen herkes tarafından o kadar eleştirildi ki,bu eleştiriler yapımın da önüne geçti.Filmi izleyince gördük ki bir çok eleştiri o kadar yersiz ve mantıksız ki.Hatta çoğunun yapımla uzaktan yakından ilişkisi yok.Tamamen ideolojik eleştiriler .Şimdi diyeceksiniz ki “ E herhangi bir yapıttaki görüş eleştirilemez mi?” Tabi ki eleştirilir.Hatta özellikle bu tarz filmlerde çekimden ya da filmografiden çok görüşler eleştirilmeli.Fakat “Can Dündar Atatürk’e nasıl Mustafa diye hitap eder” şeklinde bir eleştiri de benim mantığımın sınırlarını zorluyor açıkçası.Dogmalarla savaşan bir liderin nasıl dogmaya dönüştüğünü başka bir yazıya saklayalım.Film hakkında ise bende bir “Sarı Zeybek” etkisi bırakmadı diyebilirim.Fakat bazı fotoğraflar gayet iyiydi.Can Dündar’ın birkaç yorumu gerçekten sert olmuş ki zaten kendisi de bunların yersiz olduğunu kabul etti.Filmin bu kadar tartışılması herhalde en çok Can Dündar’ın işine gelmiştir.Şahsen ben de birçokları gibi “Neden bu kadar eleştiriliyor acaba? ” diyerek gittim filme.

İkinci film ise Osmanlı Cumhuriyeti.Açıkçası pek beğenmedim.Tamam bir mizah filmi fakat yine de Mustafa!’ nın(Atatürk) olmadığı bir Türkiye çok çok daha farklı görünürdü bence .Tabii ki bu görüntüyü vermek o kadar kolay değil.Bütçe gerektiren işler.Gani Müjde bir röportajında filmi çekmek için sarayları bile kullanamadığından bahsediyordu. Biz de kalktık adamdan dev bir “Kelebek Etkisi” bekliyoruz. Ama filmle ilgili beni asıl rahatsız eden şey ise gereksiz bir milliyetçilik pohpohlamasıydı.Yıllardır Türk Eğitim Sistemi’nin kafalarımıza sokmaya çalıştığı fakat gerçek hayatta bir türlü karşılaşamadığımız “Türk” imajı en sulu haliyle aktarılmaya çalışılmış bence.Filmin sonu için ise hiçbir şey diyemiyorum.Resmen üstteki filme yapılan eleştirilerin! sahiplerine oynanmış .Gereksiz olmuş .Filmin tek artı yönü Ata Demirer’in oyunculuğuydu bence.Gayet başarılıydı.

Son filmimiz Issız Adam. Seviyorum Çağan Irmak sinemasını .Gerçekten de anlatmak istediğini çok etkili veriyor filmlerinde.Bu filminde de “Mustafa Hakkında Her Şey” havası sezinledik.Bence gayet güzel ve bir o kadar da gerçek bir filmdi.Ya da duygusal bir dönemime denk geldi de o yüzden mi beni böyle etkiledi orasını bilemeyeceğim.Fakat bir şekilde yakaladı beni işte.Yönetmenin de dediği gibi hepimizin bir şeyler bulabileceği bir film olmuş.Ayrıca müzikleri de inanılmaz.Ayla Dikmen'den Anlamazdın,Sibel Egemen'den Yalnız Adam,Semiramis Pekkan'dan Bana Yalan Söylediler,Nil Burak'tan Yalnızım Ben, gerçekten de harika şarkılar harika yorumlar.Hatta bir yerinde Fransızca bir şarkı çalıyor ki yurda geldiğimden beri döndürüyorum resmen(bkz. Michael Fugain-Une Belle Histoire)

Yine de 3 film için de Türk Sineması adına birer kazanç diyebiliriz.Özellikle Issız Adam’a mutlaka gidin derim ben.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Ölümsüz


Bugün 24 Kasim. Belki pek coklarinin aklinda ögretmenler günü (aka 5 Ekim) olarak animsanan bir tarih. Kutlariz da yeri gelmisken. Benim gibi bazilarinin ise 24 Kasim`da ilk aklina gelen Freddie Mercury`dir. Bugün sadece Queen dinlenir. 17 yil oldu, hala her yerde sesin yankilaniyor. Huzur icinde yat müzik tanrisi. Merak etme, sov devam ediyor ve o  zavalli cocugu kimse unutmadi.

En İyi 10 Savaş Karşıtı Şarkı

10. Dogs of War - Saxon

Listede yer alan diger sarkilara nazaran sözlerinde ve temposunda savasin agresifligi daha ön planda bu sarkinin. Kan gölüne dönmüs bir savas alanindan, ne amacla savastigini bile unutmus bir askerden ve  savasa insanlari bu kadar kolay gönderen liderlere kendi ogullarini savasa gönderme cagrisindan bahsediyor sarki sözleri. Her ne kadar pek popüler olmasa da güzel sarkidir. Türünün iyi örneklerindendir.

9. Russians - Sting

Amerika ve Rusya arasindaki soguk savasa bir tepki niteliginde yazilmis bir sarki. Tabi Sting`in sarkiyi bir Rus`la, Sergei Prokofiev ile birlikte yazmis olmasi da önemli bence. Zira savasin rengi, takimi, tarafi yoktur. Insanlik sucudur. Eger sadece Sting konuya Amerikanlarin penceresinden bakarak, olayi bencil ve tek tarafli bir boyuta cekseydi bu sarkinin da hicbir anlami olmazdi. Sonuc olarak sarki sözlerinde hem Reagan hem de Krushchev elestirilir sarkida ve önemli bir konuya dikkat cekilir. Cocuklar. Söyle der Sting: "I hope the Russians love their children too". Tüm bunlarin yaninda müzikal anlamda da cok güzeldir, sevdigim sarkilardandir.



8.  Imagine - John Lennon

 Acikcasi bu tam savas karsiti olmasa da, tam bir baris cagrisi adeta. Lennon`in bir dönem Baskan Nixon`in politikalari karsisinda neler yaptigi malumunuz. Sürekli takip edildigi, hatta rahatsiz edildigi de bilinen bir durum. Insanlara bir sekilde sesini duyurup, hatta ve hatta onlarin ihtiyac duydugu ses olmayi basarmis bir insan Lennon. Bu sarki icin isin dini ve siyasi boyutunda elestiriler her zaman oldu, olacaktir da. Ama ben konuya Lennon`in söyledigi seylerin birer metafor olarak alinmasi gerektigini düsünerek yaklasiyorum. Hayalci de denilebilir tabi Lennon`a, tipki sarkida da söyledigi gibi. Hakikaten insanlarin sadece iyi olmasi istenemez mi?

7. Masters of War - Bob Dylan

45 senelik sarki. Hicbir zaman siyasi fikirlerini saklamak gibi bir derdi olmamis zaten Bob Dylan`in. Aksine hareketlere öncülük etmis. Bu sarki aslinda biraz daha sert digerlerine göre. Öfke yüklü de diyebiliriz. Öyle ki sarkinin sonunda Master of War olarak tanimladigi insanin ölmesini istedigini, hatta öldügüne emin olamk icin cenazesine gidip, öldügüne emin olana kadar mezarinin üstünde bekleyecegini söylüyor Bob D.



6. Born in the U.S.A - Bruce Springsteen

Bu sarkinin hikayesi gercekten komik. Bruce Springsteen sarkiyi Amerika`nin Vietnam Savasi`ni elestirmek icin yaziyor, sözlerinden de savasin bir insanin hayatini nasil bitirdigini rahatlikla her insan anlayabilir. Yalniz ilginc olan, bu sarkinin yanilmiyorsam dönemin baskani olan Ronald Reagan tarafindan Amerika yanlisi gibi algilanip, mitingler sirasinda, Bruce Springsteen`i savas yanlisi örnek bir Amerikaliymis gibi tanitarak bu sarkiya mitingde yer vermesi. O korkunc kalabalik da bir güzel cosuyor kendilerine giydiren bu sarkiyla. Hayir is burda kalsa yine iyi. Hala bile bircok saftirik genc kusak Amerikan bunu ülkenin milliyetci ve asker yanlisi bir sarkisi bir marsiymis gibi kullaniyor, youtube`da klipler hazirliyor falan. Hayir arkadas senin ana dilin bu, salak misin nesin? Olan Bruce Springsteen`in tepkisine protestosuna oluyor. Protesto ettigin protesto edildigini anlamiyorsa, protesto da havada kaliyor. Biz seni anladik Bruce.


5. Us and Them - Pink Floyd

Hemen kizmayin, ben de tam anlamiyla bir savas sarkisi olmadiginin farkindayim bu klasigin. Yalniz bu öyle bir sarkidir ki gercekten cok derin seyler ifade eder. Dark Side of the Moon gibi inanilmaz bir albümün en güzel sarkilarindan da biridir. Insanoglunun mücadelesini konu alir. Birbiriyle olan mücadelesini. Ve bir yerde söyle denir sarkida "Have`nt you heard it`s a battle of words?". Ve söyle de bitirirler sarkiyi:" For the want of the price of tea and a slice, the old man died." Gercekten de bugün hala insanlar bir dilim ekmek icin, bir bardak cay icin savasiyorlar yeri geliyor. Ölüyorlar.

4. The Aftermath - Iron Maiden

Savasin psikolojisine, bir askeri nasil bitirdigine deginen nefis bir sarki. Bu sarkiyi cok anlatmayip sadece sarkidan bir dörtlüge yer verecegim. Cok basit belki; ama o kadar net anlatmis ki.
In the mud and rain
What are we fighting for?
Is it worth the pain
Is it worth dying for?

3. Southampton Dock - Pink Floyd

Bir baska Pink Floyd eseri. Bu gercek manada bir savastan bahsediyor. Sarkiya adini veren Southampton Dock Ingiltere`nin en önemli limanlarindan biri olmustur tarihte. O cok meshur Normandiya Cikarmasi icin askerler bu limandan yola cikmistir. Sarki da onu animsatarak "They disembarked in 45" diye baslar. Daha sonra ise "She stands upon Southampton Dock" derken bahsettigi "she" ise elbet Demir Leydi Margareth Thatcher`dir. Falkland Adalari icin Arjantin ile birbirlerine savas actiklari dönemden bahseder sarki. Aslinda The Final Cut, tüm albüm olarak savas karsiti bir albümdür, bu sarkinin yanina Fletcher Memorial Home da rahatlikla konulabilir. Tüm bunlarin yaninda o kadar dingin ve sakin bir havasi var ki sarkinin, baslar baslamaz marti sesleri ile sizi sakinlestirir zaten.


2. Zombie - Cranberries
Artik iyiden iyiye en iyilere geldik. Dolores O`Riordan`in sesini sevmeyen hic sevmiyor; ama ben acikcasi bayilan taraftayim. Ötesinde bir döneme nerden baksaniz damgasini vurmus bir sarki bu. Ben kücükken bu sarkinin sürekli bir yerlerde caldisini animsiyorum mesela. Bir de epey vurucu bir klibi vardir bu sarkinin. Adindan da anlasilabilecegi gibi Irlandali olan O`Riordan`in IRA sorunu hakkinda yazdigi bir sarkidir. O dönemde yine IRA`nin patlattigi bir bomba sonucu 2 cocuk yasamini yitirmistir ve sonra bu sarki ortaya cikar. Sarkinin ait oldugu No Need to Argue adli albüm de sahane bir albümdür zaten.

1. Brothers in Arms - Dire Straits

Listeyi yaparken muhtelif siralarda epey zorlandim. Rahatlikla söyleyebilirim ki en az zorlandigim nokta 1. sira oldu. Bir sarkinin sözleri melodisiyle ne kadar uygun, ne kadar ic ice olabilir. Anca bu sarkidaki kadar olur herhalde. Kelimelerle notalar birbirinin iclerine geciyorlar. Ve sarki diger hepsinden bir noktada daha ayriliyor. Adindan da anlasilabilecegi gibi savasin icinde, yitirilen onca seyin oldugu bir yerde, ölüm tehdidi gibi vuku buldugunda baska hicbirseye söz birakmayan bir seyi bile baskilayan psikolojik yipranmislik ortaminda, insan belki de hissizlesmisken; bu insanlarin birbirlerine bakis acilarina deginiyor sarki:"You did not desert me my brothers in arms". Zaten beni de en cok hep bu, cani pahasina da olsa arkadasini arkasinda birakmamak olgusu etkilemistir. Ve sarkinin sonunda bombayi patlatir Mark Knopfler. Tüm bu listenin de belki de anafikrini, bir türlü dillendiremedigimizi dillendirmistir: "We are fools to make war on our brothers in arms". 


Tabi bircok savas karsiti sarki var. Savaslar sürdükce daha cok da yapilacaktir. Malesef gercekler böyle. Ben de malesef Lennon`in dünyasina inanabilenlerden degilim.

Chinese Democracy


Ben kendimi bildim bileli bu albüm cikacak diye beklerdi millet. Nihayet dün cikti. Yalniz bu kadar beklentiye inanilmaz bir albüm olmasi lazim ki begenilsin. Henüz dinlemedim; ama sanmiyorum o ayarda bir albüm oldugunu. Yine de 15 yillik özlemi bitti Guns N` Roses severlerin. Müzik dünyasi da cikti mi cikacak mi stresini atlatmistir. Dinleyen dinlemeyen hepimiz rahatladik. Hadi gecmis olsun.

23 Kasım 2008 Pazar

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 11


Uzun zamandır gerek sınavlar gerekse başka sorunlar nedeniyle yazamadım bloga.Ama bundan sonra düzene girdik artık yazılara devam.Haftanın filmiyle başlayalım o zaman.

Gerçekten de eğlenceli bir yönetmendir Tim Burton. Bu yapımı da onun eğlenceli yönünün bir ürünü zaten. Sinema dünyasında filmin türüne “stop-motion müzikal” diyorlar.(bkz Empire) Fakat sokaktan geçen bir amcaya izletip sorsak “çizgi film” der herhalde.Filmin konusu ise birçok farklı şekilde yorumlanmış fakat bir türlü istenilen başarıyı elde edememiş bir tema: Noel. Fakat film Amerikan Sineması’nın Noel’i satmak amaçlı yapımlarından çok ayrı tutulmalı. Öte yandan ironik bir şekilde film Noel ruhu yerine “kendi ruhunu “ sattı diyebiliriz.Her yerde filmin ürünlerini (Tişört,çanta,ayakkabı vs vs.)görmek kuvvetle muhtemel.Hatta bir ara bu durum Umut Sarıkaya karikatürlerine de konu olmuştu.Bu kadar sık karşılaşılınca da filme önyargıyla yaklaşmak çok normal.Açıkçası bana da izlemeden önce “Bu ne lan? Her yerde yok Jack yok Sally yok filmden bi kare.Yeter artık” dedirtmişti.Fakat izleyince bütün bu yargılar kaybolup yerini tatlı bir tebessüme bıraktı.Bağımlısı olduğum şarkılarını kaç kere dinlediğimi ben de bilmiyorum.Balkabağı Kralı Jack’le inanılmaz keyifli bir müzikal maceraya girmek isteyenler için şiddetle tavsiye edilir.