27 Eylül 2009 Pazar

This is It

Michael Jackson'un ölmeden önce programını yaptığı turne; "This is It". Daha sonra MJ ölünce bu turne; yaptğı provalar ve sahne arkası görüntülerden oluşan bir belgesele dönüştürülmüş. Film 29 Ekim'de ülkemizde gösterime girecek tüm dünya ile birlikte. Sadece 2 hafta gösterimde kalacakmış.

Sadece şu afiş bile yeter aslında. İnanılmaz.

25 Eylül 2009 Cuma

24 Eylül 2009 Perşembe

Oscar'ı Gördüm

Mahsun Kırmızıgül'e daha çok küçükken Seda Sayan'la aşk yaşadıkları zamanlarda televizyondaki canlı yayınlanan bir programda "Bir daha söyle, seviyorum! Bir daha, seviyorum! Ben de seni sevgilim" şarkısını söylediklerinden beri soğuğum. Sonrasında Galatasaray için şampiyonlar ligi şarkısı, sarı sarı kimin yari şarkısı falan da besteledi. Ama sinemacı yönünü hiç bilmiyordum.

Önce Beyaz Melek çıktı, Mahsun Kırmızıgül'ün yazıp yönettiği, sonra da Güneşi Gördüm. O şarkıların ben de bıraktığı etkiyle "Mahsun Kırmızıgül film yapsa noolur" diye yüzeysel bir yaklaşımla izlemedim hiç birini. Aslında Güneşi Gördüm çıktığında oyuncu kadrosu ve sağdan soldan edindiğim izlenimler sonrası gitmek ister gibi oldum ama bu sefer gidecek kimse olmayınca kaldı işte öyle. Aslında Mahsun Kırmızıgül sinema eğitimi almışmış meğer. Hala oturup araştırmıştım değilim ama öyleymiş sanırım.

Neyse efendim o Seda Sayan'a bağıra bağıra ben de diyen Mahsun Kırmızıgül'ün filmi Oscar'a aday adayı oldu. Geçmişteki yaptıkları filmi etkilemez ama sanırım filmleri izleyene kadar ben etkisinde kalıcam ne yazık ki. Yine de böyle bir başarı önemli gerçekten sinemamız adına. Mahsun Kırmızıgül'ün daha ikinci filminde böyle bir başarıyla ödüllendirilmesi de ayrıca takdir edilmesi gereken bir durum. Bi daha film yaparsa ilk gün izlicem artık.

not: blog yazarları nerdesiniz lan uyanın artık.

21 Eylül 2009 Pazartesi

20 Eylül 2009 Pazar

12 Dev Adamlı Bayram Mesajı

Milli takım sağ olsun yine beni yanıltmadı. Daha önce de söyledim bu takıma beklenti yaramıyor diye. İlk tur ve ikinci tur gruplarında Sırplar ve İspanyolları yenince bu takım madalya alır beklentisi oluştu hemen hemen herkeste. Hele ki bir çok takımın yıldız oyuncularının gelmediği bu turnuva 2001'den sonraki ilk madalya için inanılmaz bir fırsattı. Ama ne oldu? Beklentilerle izlediğimiz tüm maçlardan boynu bükük ayrıldık. Sakatlıklar olmasaydı dedik, çok yorulduk dedik, hakemlere salladık ve en sonunda rezalet iki klasman maçı sonrası çok iyi mücadele ettik ama şanssızdık diye kendimizi avutarak geri döndük. 2010'u bekliyoruz. Bakalım yıllardır dillerden düşmeyen 2010'da neler olacak? Ama fotoğraftaki gibi Barış Hersek'le falan gidersek yine ne olacağını söyleyeyim, bi bok olmayacak. Bayram bayram ağır konuştum ama kimse kusura bakmasın. Böyle yani.

Başından beri iyi hücum bi takım olmadık, hatta bana göre ortalama bi hücum takımı bile ancaydık ama savunmada iyiydik şimdi. Fakat karşımıza biraz iyi savunma yapan biraz da iyi hücum eden ve adam akıllı yıldızları olan takımlar gelince afalladık ne yazık ki. Bugün bi takım turnuvanın en önemli maçlarında son topları 20 sn bekleyip başı kesik tavuk gibi dolanan bi guardla rastgele kullanıyorsa olacağı budur. İyi mücadele ettik ama. Şanssızdık.

Turnuva sonrası 2010 için ümit veren; Ersan'ın oyunu, Ömer Aşık'ın faulleri düzeltmesi şartıyla oyunu ve başka da bişey yok ne yazık ki. Bi ara kaptırmıştım kendimi hakkaten madalya diye ama şabuk uyandık malesef. Ne Hidayet bekleneni verebildi, ne guardlarımız önemli maçlarda oyuna ağırlık koyabildi. Tanjevic'e girmiyorum zaten hiç, oyuncu kadrosu açıklandığından beri tepkiliyim kendisine. Ama işin en üzücü yanıysa ilk maçlarda alınan tırt galibiyetler sonrası iyi mücadele ettik yalanına inanıp Tanjevic'le kendi evimizdeki dünya şampiyonasını da harcayacak olmamız. Keşke gruptan bile çıkamasaydık da kovulsaydı böyle olacağına. En çok koyan da sıralama maçlarında oynasın diye taa Polonya'lara adam götürüyoruz, Nba yıldızlarımız evinde otururken. Mehmet Okur'u sevmem ama bi Amerika olmadığımıza göre, Mehmet'i seçmeyip Dwight Howard'ı seçemeyeceğimize göre bu adamı bi şekilde kadrona monte edeceksin arkadaş. Yoksa nerde kaldı senin koçluğun, hadi koçum hadi aslanım demekle olsa keşke bu işler. Bu takımın en iyi oyuncuları kimlerse sistemini ona göre kuracaksın. Mili takım oyuncu yetiştirmek için kullanılan bi altyapı takımı değildir.

Tanjevic kadar sinir olduğum bir başka şeyse nerde o eski bayramlar, şimdi ki bayramlar da bayram mı? diye ortalıktan dolananlar. Hepsi değil tabi de "şimdi kriz var bayram bişeye benzemiyo" falan diyenler özellikle. Napalım abicim oturup ağlayalım mı şimdi. Bayram bu işte zamanla herşey gibi değişiyor bu da. Biz de küçükken para toplayıp torpil patlatırdık, güzeldi. Ama artık böyle. Her sene aynı muhabbeti yapmayalım lütfen.

Herkese iyi bayramlar. Yine de eski bayramlar güzeldi be abi.

18 Eylül 2009 Cuma

Kötü Senaryo-İyi Senaryo


O kadar ruh yakala. Savunma yap. İspanya dahil bütün takımları yen. Engin Atsür son saniyede Slovenya'ya o şutu atamadığı için elen.

Tamam belki Hırvatistan çıksa da elenebilirdik fakat yadsınamayacak bir şey var ki öteki grubun en güçlü takımı çeyrek finaldeki rakibimiz.

Tüm maçlarını kazanarak gelen Fransa'nın dün başına gelenlerden sonra aynı tarifeye bizim de yazılmamız işten bile değil. Fransa'nın durumu bizden de acıklı tabi. Grup lideri ol son Dünya Şampiyonu'yla eşleş. Reva mı bu be!

Biz gelelim yarınki rakibimize. Öncelikle Yunanistan'ın bu seferki kadrosunda Papaloukas ve Diamantidis gibi 2 t.ş.klı gardı göremediğim için son derece sevinçliyim. Bu adamlara karşı oynamak ,savunma yapmak,sayı atmak öyle herkesin harcı değil. "Nice koç yiğitler" yere serildi zamanında.

Fakat onlar yok diye hiç adam da yok değil.Sonuçta henüz 3 yıl önce Lebron lu Howard'lı Wade'li Amerika'yı yenmiş bir basketbol ülkesinden söz ediyoruz. O günkü kadrodan yarın oynayacak sadece 4 isim var: Zizis, Scortsanitis,Fotsis ve Spanoulis. Şüphesiz ki bu isimlerden en önemlisi Spanoulis ve onun yarınki performansı maçın gidişatına epey etki edecektir.Gününde oldu mu Fotsis de bizi hem içeriden hem dışarıdan üzebilecek bir uzun. İyi beslenirse Scortsanitis de büyük tehdit.

Bu 3 ünden başka, pek iyi istatistiklere sahip olmasa da Yunan ekolü guard fiziğiyle dikkat çeken Nick Calathes, şutör Perperoglou ve çok iyi bir turnuva geçiren pivot Ioannis Bourousis de bizi rahatsız edebilecek isimler arasında.

Gelelim bize. 2006 da boyun eğdiğimiz Yunanistan karşısındaki kadrodan bizde de 4 isim kalmış: Ender, Engin, Semih ve Ersan. Burada Ersan çok üst düzey bir turnuva geçiriyor ve en değerli oyuncumuz konumunda. Ender ise eski turnuvalardan farklı olarak epey yüzdeli bir turnuva geçiriyor. Daha önemlisi hücumdaki doğru tercih yüzdesi beni son derece şaşırttı diyebilirim.


Tabi bu 2 oyuncunun ötesinde bizde bir de Hedo faktörü var. Hidayet öyle sıradan bir oyuncu değil. Bu turnuvanın Gasol ve Parker'la birlikte en popüler ve kariyerli ismi diyebiliriz. Fakat Sırbistan maçındaki tablosu beni inanılmaz hayal kırıklığına uğrattı. Kaçırabilirsin ,lafımız yok. O kadar kredin var tabi ki de o hücum tercihleri de neyin nesi arkadaş. Eğer yarın da böyle saçma sapan gereksiz zorlamalara kalkışırsa işimiz iş
.

Son olarak , uzunlar fena gitmiyor. Semih bile toparladı. Biraz IQ eklesen adam uçuracak takımı. Ömer Aşık foul atışı problemine girmese çok iyi bir turnuva geçiriyor. Ama böyle atmaya devam ederse hem kendini hem takımı " Hack a Shaq " a kurban edecek. Oğuz "frankie" Savaş da foul sorununa girmez katkı sağlarsa buradan ekmek yeriz gibi duruyor.

Toparlarsak ; yarın yarı finale çıkmamamız için hiç bir sebep yok ve bir çok sebep var (Felsefe yapma lan!) Eğer savunma gayretini turnuva boyunca yaptığımız gibi elden bırakmazsak, en azından yarın bizi, heyecanlı bir maç bekliyor diyebiliriz. Şimdiden başarılar 12 Dev Adam.

15 Eylül 2009 Salı

Alırsın Ford Olursun LORD!

11 Eylül Dünya için çok önemli bir tarihtir. O gün bütün bilinenler sıfırlandı ve yeni bir konjonktür belirlendi. Politika değişti, Sanat değişti, Spor anlayışı değişti.Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, eskisi gibi yaşanmayacaktı.

Evet bütün bu değişimin arkasında sadece bir olay var. Fakat kimse ama kimse bu olayın ve bu değişimin farkında değil maalesef.

Elbette değişimin yegane sebebi "İkiz kulelerin yıkılması"!

Değil tabi ki de.

11 Eylül 2008 günü Lordlar Kamarası 'nın ilk yazısıydı bre cahiller. İşte kimsenin farkında olmadığı fakat Dünya'yı değiştiren/değiştirecek/değiştirme hedefli-(meyilli) olay bu.

Acı acı tebessüm ettiniz di mi? "Üff" ler "Püff" ler ard arda sıralandı. Hatta bazılarınız çoktan sıkılıp yazıyı okumayı bile bıraktı.

Ne yapsanız haklısınız. Bize az bile!


Ulan blogun 1. yılı doluyor ne arayan var ne soran. "He arkadaş hayırlı olsun, 1 yıldır saçma sapan kafa şişrdiniz. Ayrıca tam dikiş de tutturamadınız. Yine de bir emek harcadınız, bi alın teri gördük.Sırf bu yüzden helal olsun" diyen de yok. Hadi sizi geçtim buraya yazan diğer 3 şahıs bile bunun farkında değil. Ben burada "değişim" diyorum. "konjonktör" diyorum.(Galiba onu tam diyemiyorum) Spicoli denen şahıs ancak çoluk çocuk eylesin. Sedürt ün ne idüğü belli değil. Belki Afyon 'da bir tinerci tarafından bıçaklanıp Posta nın 3. sayfasında kendine köşe yaptı. Svetlin desen ,tam emin olmamakla birlikte, kendisinin" Gez g.tüm yolları, iç soğuk suları" modunda olduğunu düşünüyorum.

"Peki sen niye kutlamadın 11 Eylül'de de, bugüne kadar sarkıttın bre gafil!" derseniz , cavaben "Size ne" derim ancak. ( O zaman da kabalık etmiş olacağım, varsın olsun)

Ben aslında buraya 12 Dev Adam'ın şairane yürüyüşünden bahsetmek ve Çeyrek Final'de elenince bütün büyünün biteceğini hatırlatıp, buradan dem vurmak istiyordum.Ama gel gör ki bu "Doğum Günü" meselesi içime dert olmuştu. Acımı paylaşmak istedim. Bağışlayın.

Bu arada "12 Eylül" de kaynadı. "Damn you! K.E"

Benim söyleyeceklerim bu kadar. Heppi börtdey tu as (- İngilizce'yi okunduğu gibi yazmanın modası geçmiş duydun mu? - Hayır)

12 Eylül 2009 Cumartesi

Lance ve Çetesi


Twitter son dönemin en popüler internet sitesi tartışmasız. Özellikle de kendi alanlarında tanınmış ve kendi hayran kitlesine sahip bazı ünlüler sürekli bu site üzerinden paylaşımlar yapması olayı daha da ilgi çekici hale getiriyor. Lance Armstrong da Twitter üzerinden bu tip paylaşımları oldukça sık yapıyor. Hatta Twitter üzerinden sevenleriyle buluşma ayarlayıp birlikte bisikle turuna çıkıyorlar.

Yukarıdaki fotoğraf da Lance'in sevenleriyle son çıkarmayı yaptığı Los Angeles'dan. Görüldüğü gibi kalabalık tek kareye sığmıyor. Daha önce de farklı yerlerde aynılarını yapmıştı üstad. Buluşmalarımız devam edicek demiş. Yarın bir gün Ankara'ya falan gelirse Bisan'a atlar Tandoğan'a inerim, Lance'la birlikte at koşturmak için.

by Svetlin from Spicoli's

10 Eylül 2009 Perşembe

"Public Enemies" Diye Bir Film Vardı ,Ne Oldu?


Evet ben bir ara "Public Enemies" isminde bir film izlemiştim. Unutmuşum.Bugün blogları gezerken denk geldim. Bu filmi izlediğimi bile unutmamın tek gerçek sebebi ise şu : Film son derece kötü.

Yani imdb puanı ver deseler (hoş kimse demiyo da) 2.5 tan 3 diyorum. O da o kadar oyuncu oynatmış, silah patlatmış, masraf yapmışlar. Onun hatırına.

Filmde Johnny Depp var, Christian Bale var ; resmen ekmek kadayıfı. E üstüne de Marion Cotillard'ı koymuşlar kaymak niyetine. "Of anam!" diyerek gidiyorsun filme.

Ama ne ile karşılaşıyorsun. 1 hafta güneşte beklemiş, bayat, küflenmiş bir tatlıyla. Kusacaksın resmen. Haliyle yiyemiyorsun atıyorsun çöpe.

Tam anlamıyla " Cliché " bir senaryo ve üzerinde çalışılmamış,basit karakterler bekliyor seni. O kadar para döküp Cotillard'ı oynatıyorsun , neredeyse replik vermeyecekmişsin kadına. İnsaf be Onbaşı!

Biliyorum bunları yazmakta çok geç kaldım, film vizyondan bile kalktı ama sağda solda afişlerini görüp DVD işine de girmeyin diye söylüyorum.Tabi yine de tercih sizin. Sonuçta ucuz senaryolu,tırt karakterli, kötü çekimli mafya filmlerinden de hoşlanan insanlar mutlaka vardır.Saygılar ...

Doğada Bir Canlı Türü: AMGA lar


Geçenlerde lise arkadaşlarımızla iftar düzenledik. Şimdi bizim lise hayatımız yatılı okulun mevcut olmasından mütevellit epey samimi bir ortamdı. Bu samimiyetin derecesi lisedeki ilk yılın ardından “Enseye şaplak , g.te parmak level” a ulaşmıştı. Şimdi lise biteli de epey oldu ve bazı arkadaşlarla yola devam ederken bazılarının sözleşmelerini çift taraflı , bazılarınınkini ise FIFA lık olacak şekilde tek taraflı bitirmek durumunda kaldık. İşte bu en son düzenlenen iftarda şunu bir kez daha anladım ki “Bir süre çok samimi olup sonra uzun zaman görüşmediğin arkadaş” hayatta baş başa kalmaktan en çok çekinmen gereken 3 insan tipi"nden biri imiş.(Diğer ikisi şimdi aklımda yok maalesef.


Bu yazıda bu arkadaş tipine kısaca AMGA (Araya Mesafe Girmiş Arkadaş) diyeceğim.(İsim biraz sıkıntılı oldu ,kusura bakılmasın ve idare edilsin lütfen) Şimdi bu AMGA larla baş başa kaldığında elinde muhabbet sırasında kullanabileceğin hiçbir materyal olmuyor maalesef. Bu görüşmediğiniz süre içinde AMGA nın ne yaşadığını bilemediğin için nasıl bir değişime uğradığını da kestiremiyorsun. Mesela durumu kurtarmak için ortaya atacağın ortak bir anınıza vereceği tepki hiç beklenmedik olabilir. Ayrıca AMGA larla yaşanan bir başka sorun da karşılıklı uzun süren sessizliklerdir. İngiliz bilim adamları bu durumu “Uncomfortable Silences” şeklinde adlandırmışlardır. Bu tip durumlar uzadıkça muhabbetin bataklığa doğru sürüklenmesi kaçınılmazdır.



Bazen de AMGA lar ortama,senden ayrı olduğu dönemde tanıştığı (tercihen kız arkadaş) bir arkadaşıyla gelir ki ,bu kez durum senin açından daha bi zorlaşır. Çünkü AMGA bu yeni arkadaşa , geçmişini çok farklı lanse etmiş (evet lanse etmek) olabilir. Bunu bilmeyen sen; gaf üstüne gaf yapabilir, pot üstünde pot bırakmayabilirsin. Örneğin geçmişte çok gülüp eğlendiğiniz fakat şimdi AMGA nın hatırlamak bile istemeyeceği ortak bir anınızı anlatabilir ve AMGA yı sinirlendirebilirsin. Bu tip durumlarda AMGA genellikle inkar yolunu seçer ve böyle bir şeyin olmadığını savunur.Biraz daha üstüne giderseniz de konuyu kapatarak “yeni arkadaş” ıyla başka bir muhabbet açmaya çalışır. Deneyin siz de göreceksiniz.


Peki ne yapmalı? Öncelikle AMGA larla uzun süre baş başa kalınacak, aktivitesiz bir görüşme ayarlanmasından kaçınmalıyız. Gerekirse ortama eski ortak arkadaşlardan çağırıp AMGA yı oluşan samimiyet ortamında eritmeliyiz.Eski konulara çok fazla girmemeli, mümkünse çok yüzeysel gündem muhabbetleri yapmalıyız. Örneğin bu aralar Milli Takım ve Eurobasket derde derman.


Eğer “Yok, ben illa eski dalgalara dalarım,kendimi tutamam” diyorsanız, eski muhabbeti ucundan gösterip AMGA nın tepkisini ölçmeli ve eğer konuyu kapatmaya meyilli olduğu görülürse hiç uzatmamalı, üstüne gitmemeliyiz.Eğer AMGA nın yanında bu “yeni arkadaş”lardan varsa, AMGA yı öven anılar tercih edilebilir. Ama tabi bokunu da çıkarmamak lazım. Sonuçta “Yeni arkdaş”a da yazık.


Ve şu unutulmamalı ki ,karşımızdaki bizim için ne kadar AMGA ysa ,biz de onun için o kadar AMGA yız. Bu yüzden empatiyi elden bırakmamak , bu durumu göz önüne alarak AMGA’ya yaklaşmak en doğrusu olacaktır.

Hayat Basketbolda

Futbolda üzüldük, hem de çok üzüldük. Neyse ki 12 Dev Adam'ımız var. Polonya'yı da kendi seyircisi önünde düzleyip grubu kayıpsız bitirdik. 12 Dev Adam'ın da önceki yazımda belirttiğim gibi beklenti altına girmediği turnuvalardaki başarılı performansı teorisi devam ediyor, en azından kendi adıma. Bu takımdan çok fazla bişey beklemiyordum, şimdilik yanılttılar. İşin doğrusu grubumuzda baya tırttı ama yine de ortaya konan oyun bu işin bu kadarla kalmayacağının göstergesi. Şu maçları kazanmamızın tek üzücü yönü ise Tanjevic'le yine devam edicek olmamız. Her zaman yanındayız.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Yaşandı Bitti Saygısızca


Alttaki posttaki çocuğun şutu 30 cm sağa gitse de direkten dönmese, belki şimdi çok daha farklı şeyler konuşuyorduk. Güle güle Afrika. Bir büyük organizasyonda daha yokuz.



Aslında son Avrupa Şampiyonası'nda başarılı olunca "Eyvah" demiştim. Aklıma hemen 2002 sonrası ve Letonya maçları geldi. (Dolayısıyle Ömer Çatkiç) 2 büyük organizasyona ard arda katılamıyoruz. Bu belli.

Benim asıl üzüldüğüm başka bir nokta var. Eleme maçlarının başında Türk Telekom'un Afrikalı çocuklarla çektiği "Sen Arda'sın, ben Semih'im" şeklinde bir reklamı vardı. Epeydir görmüyordum ekranlarda. Bugün maç esnasında bir kaç kanalda tekrar rast geldim. "Ulan" dedim. "Hadi bizi geçtim, bari şu Afrikalı çocukların hayalleriyle oynamasaydınız."

Çok ekstra, maçın yayınından da bahsetmek istiyorum. İlk yarıyı izlerken, "birazdan Rıdvan ortalayacak Tanju kafayı vuracak" gibi bir hisse kapıldım. Görüntüler sanki 90 ların başından geliyor. Hey Allah'ım. Ne ülkeler Dünya Kupası'na gidiyor. Gerçi bunu , Metropolünün caddelerinde Zodyak Botlar dolaşan bir ülkenin vatandaşı olarak söylüyorum. O da ayrı bir İroni.

İyice Dip Not; Babamla beraber maçı izlerken aklıma geldi.Aramızda tam 30 yaş var. Fakat Türkiye'nin katıldığını gördüğümüz büyük organizasyon sayısı aynı. Benden farklı hiç bir milli heyecan yaşamamış resmen.Bomboş geçen bir 30 yıl.

Napalım önümüzdeki 30 yıllara bakacağız!

Milli


Bugün bu çocuğun ayaklarına bakıyoruz. Umut mölüzün ekmeği...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Uh Ah Dev Adam

Yaklaşık 8 yıl önce Athena ülkemizde düzenlenecek Avupa Basketbol Şampiyonası için bir şarkı yapmıştı. O gün bugündür hala aynı şarkıyla gaza geliyor, turnuvalara aynı sloganla gidiyoruz. Hoş bundan daha güzeli yapılmayacaksa yenisini yapmaya da gerek yok. Polonya'daki Avrupa Şampiyonası bugün başladı. Bizim içinse yaklaşık 1.5 saat sonra 22.15'de başlayacak. Klasikleşen Litvanya maçı ile.

Turnuva öncesi elemelere 6'da 6 yaparak gözdağı ile gelmiştik Polonya'ya. Fakat Efes World Cup'ta o kadar da iddiali olamayacağımız görüldü. Bizim milli takımımız genelde o yönde başarılı olur zaten. Birşeylerin beklendiği turnuvalar genelde hüsranlarla sonuçlanırken, bu takım hiçbişey yapmaz diyerek beklentisiz katıldığımız turnuvalarda ise sürpriz sonuçlarla döner. 2001'den bu böyle nerdeyse. Bu turnuvada da yine beklentiler var ama ben çeyrek finali bile zor iye tahmin ediyorum. Gerek Tanjevic'in oyuncu seçimleri, gerekse de Efes World Cup'taki durum bu düşüncemin oluşmasındaki temel faktörler. Maçları beklentisiz izlicem, illa ki gaza gelip çoşucaz ama olası bir başarısızlıkta da niye böyle oldu diye düşünmeye gerek yok. Öyle bi durumda belki de Tanjevic kovulur artık kim bilir? Bir de twitter kullananlar Sinan Güler ve Engin Atsür'ü twitter da takip etsinler, eğlenceli kişilikler.

Turnuvada favorim İspanya. Gasol'den dolayı destekleyeceğim takım da İspanya olabilir.

28 Ağustos 2009 Cuma

Inglorious Basterds



İlk olarak filmi izlemeyenlerin de rahatlıkla okuyabileceğini belirteyim. Ömür Gedik ya da Hıncal Uluç gibi filmin sonundan bahsedecek değilim elbette. Hatta az da olsa ''spoiler'' denen sulara girmeyeceğim için rahat olabilirsiniz.


Nicedir heyecanla beklediğim Inglorious Basterds'dan bahsetmek için can atıyorum; ama nereden başlamak gerek, nereden ucunu tutmak gerek bilemiyorum. Bunda filmin de kabahati var sanırım biraz. Tarantino'nun karmaşık öykü anlatımının yanında, izlerken rahatsız etmese de sonradan kafada yer eden soru işaretleri var filmde. Pekala, Tarantino zaten karakterlerini derinlemesine işlemesinden çok, öykü anlatımıyla bilinen bir yönetmen; ama bu sefer biraz daha keskinleştirmiş bu konuda filmini sanki. Demem o ki, Tarantino'nun tarzına hakim olmayan izleyicileri biraz eksik bırakabilir bu konuda film. Bunu baştan cebe koymak lazım.

- Aldo the Apache rolünde Pitt

Film bilindiği gibi, Tarantino'nun 2. Dünya Savaşı'yla ilgili bir fantezisi. 10 yıldır bu film üzerinde çalıştığı biliniyor. Bu açıdan düşününce casting ve diyalogların son derece tatmin edici olması şaşırtıcı değil. Christoph Waltz kesinlikle harika bir seçim. Film çekilmeye başlanmadan önce, Col. Hans 'The Jew Hunter' Landa'yı Leonardo Di Caprio'nun canlandıracağı söylentileri vardı. Ancak Tarantino bu karakteri özellikle bir Almanın canlandırmasını istemiş ve iyi ki de istemiş. Daha iyi bir performans ortaya konamazdı herhalde. Filmde neredeyse konuşmadığı dil yok Waltz'ın. Hepsi bir kenara, Landa'yı ekranda gördüğünüzde, ne yapacağını kestiremediğiniz, kibar üslubu ve kocaman gülümsemesinin altında saklanmış, o kurnaz ve vahşi avcıyı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Zaten Cannes'da da bu performansıyla en iyi aktör dalında altın palmiyeyi kazanmıştı. Bugüne kadar sadece Alman sinemasında çalışmış Waltz'dan, sanırım tıpkı ben gibi çoğu kişinin haberi yoktu. Bundan sonra dikkat ermek gerek. Onun dışında Pitt'in canlandırdığı Aldo Raine de epey heyecan verici ve keyfine doyum olmayan bir karakter. Oyunculuğu konusunda da tescillenmiş bir adam zaten artık. Benjamin'den daha iyi bir performans bence. Diğer performanslar da gayet iyiydi.


- Christoph Waltz

Film Tarantino filmi olunca merak edilen çok şey oluyor tabi. Kurgu ve müzikler. Kurgu daha iyi olabilirdi. Zaten filmi mükemmelin yarım gömlek altına çeken en belirgin neden de o bence. Öykü yine klasik biçimde karşınıza bölümler halinde geliyor; fakat bu bölümler arasında çok önemli bağlantılar yaşanmıyor. Bölümler sırasıyla tek parçada gelmiş olsa da filmde çok önemli bir fark yaratmazdı nitekim. Müzikler ise bir harika. Açıkçası çok fazla bilgim yok filmin müzikleri hakkında ancak harikaydı. Sadece Ennio Morricone'nin birkaç eserinin kullanıldığını biliyorum, ki zaten ondan daha iyi seçim de olamazdı heralde. Kaldı ki yönetmen de daha çekimler sırasında filminin bir nevi spaghetti western tadında olacağını da söylemişti. Spaghetti bile olsa western deyince Ennio da demek lazım. Vahşi sahneler mevzuuna gelince. Konu da müsait olunca, daha sarsıcı sahneler bekliyordum ben Tarantino'dan. Her ne kadar yer yer vahşi sahneler görsek de benim tahminim daha fazla kan ve kemik göreceğimiz yönündeydi. Belki de ben iyice alıştım kana revana, bilemiyorum. Mekan seçimleri de gayet güzel. Bir kere çekimlerin Almanya'da yapılmış olması baştan artı. Çekimler sırasında yer yer Hitler'in bizzat yaptırdığı Nazi yapıları ve siperlerinin kullanılmış olması da görsellik açısından büyük güzellik vaad ediyor.


- İşte o 'Piçler'

Daha fazla dağıtmadan toparlarsak, Nazilerle Yahudiler arasındaki mevzuya değişik bir bakış ve kesinlikle bir 'Schindler's List' değil. Göze göz. Harika müzikler, çok başarılı cast ve oyunculuklar, keyifli bir hikaye, 'kesinlikle kötü falan değil ama keşke daha iyi olsaydı' dediğim bir kurgu, harika bir öykü anlatımı ve harika çekimler. Film yapı olarak diğer filmlerine kıyasla Tarantino'nun baş yapıtı Pulp Fiction'a daha yakın. Kıyaslarsak, onun yarım gömlek altı denebilir. Ondan daha az güldüren, o muhteşem kurgusundan daha zayıf, ancak içinde drama da bulunduruyor ve daha hassas konulara değinmekte. Sonuç itibariyle son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri. Beklediğime değdi. İlla ki izlemek lazım. İyi seyirler.

25 Ağustos 2009 Salı

Üzgün Kediler Gazeli


Şu sıralar büyük bir keyifle Üzgün Kediler Gazeli'ni okuyorum. Haydar Ergülen'in bu son şiir kitabı, şairin 1992 ile 2007 yılları arası yazıp da biriktirdiği şiirlerinin toplanmasıyla oluşmuş. Edinmekte epey zorlandım, bulması nispeten zor; ama fazlasıyla değdi açıkçası, kitap bir harika. Haydar Ergülen kim derseniz; Nar'ın babası. Sen kimsin lan derseniz; geri geldim, hatırlatıcam.


o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin


o bir dile sığınmıştı, sözü içinde
yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde
ben eski kalmıştım, senin içinde
oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni!

düşü geçtik, kendine bakabilirsin


o bir bende kırılmıştı, hayli içimde
ıssız otağ kurulmuştu, canım içinde
ben kime kalmıştım, senin içinde
oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni!

kimi geçtik, kimseye sorabilirsin

23 Ağustos 2009 Pazar

Ev Taşıyan Bir Öğrencinin Yaşadığı İnsanlık Dramı - Part II - Mutlu Son


Birkaç ay önce ev taşıdığımı anlatmıştım sizlere. İşte biz o zaman sinsi gibi bi plan yapmıştık ev arkadaşımla. Yazın eşyaları başka bir arkadaşın evinin deposuna yığıp yazın kira vermemek niyetindeydik. Tatil dönüşü de kira vermeyerek biriktirdiğimiz parayla eve çıkacaktık. Dediğimizi pek çok açıdan yaptık. Tek bir eksik vardı. O da vermediğimiz kira paralarını biriktirmek yerine göt gezdirme sevdasına harcadık.

Dostlarım; ben geçtiğimiz haftanın başında kiralık ev bulmak için gittim. Aklımda da ev ararken yaşayacağım türlü türlü maceraları, ev sahipleriyle gireceğim komik gibi diyalogları biraz süsleyip buraya yazarak üniversiteye yeni başlayacak ya da ilk defa eve çıkacak arkadaşlara tavsiyelerde bulunmak aynı zamanda da eğlenceli anlatımımla blogumuzu okuyan tüm genç kızlarımızın aklını almak vardı. Mamafih olmadı, olamadı.

Hemen anlatayım. Eve çıkacağım arkadaşla Salı günü buluşmak üzere sözleştik. Bir de başka bir arkadaşımızı da bir süre evinde misafir olarak birkaç gün kalmak için ikna ettik. Çünkü ev aramak, bulmak ve tutmak uzun, zorlu ve sancılı bir süreçti. Salı günü geldi çattı. Ben gittim hemen. Lakin birazcık eğleneyim, gezeyim tozayım diye ev arkadaşım yerine başka birisiyle buluştum. Eve çıkacağım eleman da birazcık ağırdan aldı işi onunla geç buluştuk. Güya ev arayacaktık ama "yeaa kim uğraşcak şimdi yarın sabah erken kalkar öyle ararız" dedik ve vazgeçtik o gün ev aramaktan. Misafir olarak kalacağımız eve yanımıza biraları da alıp gittik. Aklımızda o gün alem yapmak vardı. Karşı dairenin boş olduğunu gördük. Emlakçıyı aradık. "Öğrenciye veriyoruz" dedi ve daireyi tuttuk.

İşte bütün hikaye bu. Burada "götün kısmeti açılırsa" şeklinde başlayan atasözünü saygıyla anıyorum, atasözünün devamını bilmeyenlere ise google amcaya sığınmalarını tavsiye ediyorum. Benim terbiyem elvermez gerisini yazmaya. Yok aslında verir de gerek yok. Blogun adı Lordlar Kamarası bir kere. Elit gibi böyle, asil gibi.

Neyse pek muhterem dostlarım. Eve falan çıkacak olursanız tek söyleyeceğim şey şu olur: Eşya taşınacağı zaman bir kaç adet erkek gücü bulundurun yanınızda. Diyebileceğim tek şey budur. Biz erkekler eşya taşımak için doğmuşuz. Devasa çekyatlara, buzdolaplarına yön veriyoruz adeta. Bir erkeği hiçbir zaman eşya taşırkenki kadar konsantre olmuş, o kadar inanmış göremezsiniz.

Ha bir de nakliyeci adam anlattı, bizden önce bi kız öğrencinin evini taşımışlar, kızın "yardıma geliriz tabi güzelim" diyen bütün erkek arkadaşları kızı satmış ne biçim, bi başına kalmış kızcağız, kaç saatte taşınmış o eşyalar, heder olmuş nakliyeci de kız da. O yüzden aman diyim kızlar dikkat edin. Bu kadar.

21 Ağustos 2009 Cuma

Anılar by Çoşkun Sabah

Bu blogun oluşumunda en büyük paya sahip binanın son hallerini yukarıdaki fotoğraflar. Yıllar önce bu binada buluşup kaynaşmış, arkadaş olmuştuk. Biz gelmeden önce Cumhuriyet Lisesi'ymiş, sonra Fen Lisesi olmuş. Mahalle halkı kabul edene kadar çok kavgalar yaşanmış. Bizim son senemize yetişemedi burası, Nafi Güral yeni okul yapıvericem deyince apar topar oraya taşındık. Ama bu binanın yeri hep ayrıydı. Spor Salonu, küçük etüd odası, tek kişik duşu, etüd odasındaki geyikleri, 10 kişilik koğuşları... Başka yerde koğuş diye anlatınca zaten direk "hapiste misiniz olm, koğuş ne?" tepkisi alıyorduk. Ama koğuş diyoduk işte ne diyelim. Bu fotoğraflar beni üzdü açıkçası. Keşke yıkılmasa da hep aşağıdaki Türk Telekom binası olarak kalsaydı. Rest in Peace Kütahya Fen Lisesi aka Türk Telekom Binası.


Ne Desem Bilemedim ki?

"I can definitely say I didn't expect that because I was a little bit tired.

I said let's try because people are really looking out for this, I said it won't hurt to try. So I tried really hard and now I'm really tired.

Maybe next time I should just run the 200m or the 100m alone. My form was going backwards. I wasn't running upright. It wasn't a good race but it was a fast one."

I definitely showed people that my world records in Beijing were not a joke."

***

Bolt'un rekorlarını 'insan değilsin' diye yorumlamak yasaklanmış. Gece Bülteni'nde geçtiler az önce. Duyanlar duymayanlara haber versin.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Tehlikenin Farkında Mısınız?

Dest-i İzdivac bugüne kadar hayatımda çok kişiyi esir aldı, kendine bağladı ve benden uzaklaştırdı. Babaannem, dedem, annem ve hatta zaman zaman babam. Kış akşamlarında erken yenilen yemek sonrası sıcak çayla birlikte en çok izlenilen program oldu mutlu yuvamızda. O zamandan beri kızgındım bu programa ama son darbeyi çok ağır vurdu Esra Erol. Bunu yapmayacaktın. Bu programın hayatımdan çaldığı son insan ne yazık ki sıkıcı yaz tatillerindeki yoldaşım Spicoli oldu. Evet. Uzun süren bu sessizliğinin sebebini Foça dönüşü otobüs yolculuğunda fark ettim. Nilüfer Turizm'in mis gibi koltuklarındaki televizyonlarında tüm programı nefessiz izledi. Şaşkınlık içindeki bana ise, dönüp; "napıyım abi çok fena sarıyor" deyip geçti.

Evet bugüne kadar hayatımızdan genelde yaşlı kesim olmak üzere çok insanı çaldın Esra Erol ama gençlere gücün yetmeyecek. Bu ülkenin aydınlık geleceğine ulaşamayacaksın. Pırıl pırıl bir genç eriyip gitmeyecek gözlerimizin önünde.

Aylardır ortalıkta gözükmeyen Spicoli arkadaşımızın sebebi ne dersler ne başka bişey arkadaşlar. Sadece bu program. Gereken her şeyi yapıp gençlerimiz kurtaralım, buna Spicoli ile başlayalım.

16 Ağustos 2009 Pazar

Acayip Hayvanlara Benziyirsen


Naptın sen yiğen yav!!

Haftanın Müzik Listesi - 41


Takipçilerimizden çok "sevgili" mavi nin (evet bunu da yaptım :D ) tavsiyesiyle bir şarkı dinlemek üzere surrealismus.blogspot.com'a girmiş bulundum.Blogun altında bulunan şarkı listesinden tavsiye edilen şarkıyı( ki listedeki 'Traure' isimli şarkıdır) dinledim, gayet güzeldi. Daha sonra şöyle listenin devamına bir bakayım derken, aralıksız 1 saattir kendimi listeyi dinliyor halde bulunca yiğide hakkını vereyim istedim. Teşekkürler andrebreton25 Listeden benim seçtiğim 5 şarkı ise şöyle :

  • Claudia Bettinaglio - Swordfishtrombones
  • The Cure - Apart
  • Tom Waits - Eggs and Sausage
  • Secret Garden - Appassionata
  • Francoise Hardy - Traure

Şarkıları dinlemek için linke buyrun

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Merak Ne Güzel Şey, Güzel Şey Merak


Sevgili takipçilerimizin zihinlerinde "Bu adamlara ne oldu?, Öldüler mi kaldılar mı? , Toplu halde intihara mı kalkıştılar? ya da Yedikleri bir şey mi dokundu? da ondan mı yazmıyorlar?" şeklinde soru işaretleri belirmiş olabilir. Öncelikle şunu belirteyim ki şükürler olsun TURP gibiyiz.

Bazılarımız mecazi anlamda TURP a benzerken bazılarımız ise fiziki olarak da o malum sebzeye doğru dönüşmekteler. Çünkü o bazıları FOÇA dalar. Evet sevgili Spicoli ve Svetlin Foça'da. İlk duyumlara göre çadırları uçma tehlikesi geçiriyormuş. (Hoş, içinde Spicoli gibi bir şahsı barındıran bir çadırın böyle bir tehlike atlatması düşündürücü ya , neyse) İzlenimlerini geldiklerinde daha iyi ve kapsamlı anlatırlar herhalde,ben şimdi büyüyü bozmiym. (Büyü mü!?)

Sedürt ise bir yazı yazdı ve ortadan yokoldu. En son Kütahya'nın önde gelen şahıslarından biriyle bir barda görülmüş ve ondan beri haber yok. Acaba görüştüğü kişiye karşı bir yanlışı oldu da , bu yüzden alı mı koyuldu(umarım doğru bir kullanımdır) diye endişelenmiyor değilim hani.

Gelelim bana. Ben Stajdayım. Evet yanlış duymadınız. Tam 20 İŞ Günü boyunca -elleri toprak kokan, gözleri Anadolu bakan işçiler - işçilerimizin yanında bir fabrikada stajdayım. Çok ağır çalışma koşulları çok şükür ki bana vurmuyor. Çünkü bir stajyer olarak tek görevim: Oturmak. Önce sabah gidip öğle arasını bekliyorum. Öğle arasından sonra da akşam çıkışını bekliyorum. Bu süreç boyunca sürekli,aralıksız,mütemadiyen çalışan işçiler de bana karşı ne kadar içten ve samimi olmaya çalışsalar da içten içe benim böyle MAL gibi ortalarda gezinmemden kıllanmıyor değiller.Staj ile ilgili izlenimlerimi kapsamlı olarak aktaracağım inşallah. Bu yazıdaki amacım ise sağ olduğumuzu bildirmekti MERAK eden takipçilerimize. ( Ulan niye merak etmiyonuz ya. İnsan bir sorar, öldünüz mü kaldınız mı diye? ) Saygılar...

11 Ağustos 2009 Salı

Hayat Üzerine


Bazen insan hiç girmek istemediği ortamlara girebiliyor. Geçenlerde ortak bir arkadaşımızdan mütevellit, normalde muhatap dahi olmayacağım bir adamla aynı masada oturmak zorunda kaldım.

Yemek yemek için güzel gibi bir kebapçıya oturmuştuk. Aklımda havadan, sudan, okuldan falan bahsedip günü kurtarmak vardı. Lakin hesaba katmadığım bir şey vardı. Bu adam çok fazla konuşuyordu ve hiçbir şey anlatmıyordu. Tanrım biliyorum farklılık olsun diye çeşit çeşit insan yarattın, ama bazıları çok baştan savma olmuş, söyleyeyim dedim.

Şimdi size tam olarak ortamın ambiyansını aktaracağım. Oturduğumuz yer çalışan klimaya rağmen oldukça sıcaktı, arkaplanda Serdar Ortaç çalıyordu, televizyonda akıllı tivi açıktı, karnım açtı, yemeğim gelmemişti ve karşımdaki adam konuşup duruyordu. Böyle bir durumda masamdan doğrulup adamın ağzına elimin tersiyle bir tane vursam bence kimse “neden yaptın” demezdi.

Adam Türkmen kökenli oluşundan girdi, en son hatırladığım Türkmen köylerinden bahsediyordu. Bana deseler “sed, 21 yıllık ömrünü en ince ayrıntısna kadar anlat” diye, yine de bu kadar uzatamazdım heralde. Sonra zaten hepten kopmuşum ben olaydan. Bilincim kafatasımı terketmiş.

Tüm bunlar cereyan ederken bir mahalle maçında çocuklar şutun gol olup olmadığını tartışıyor, bir üniversite öğrencisi “abi yeter artık bu sene piç takılıcam, bir sürü kızla takılıcam” şeklindeki kararını insanlığın kaderini değiştiricek bir icat yapmışcasına coşkuyla arkadaşına açıklıyor, bir kız ise “benim aradığım insanda tip önemli değil, güvenebileceğim ve aynı zamanda eğlenebileceğim birini arıyorum” şeklinde haybeden sallıyordu. Mahalle maçındaki kavga, golü yediği iddia edilen takımdan bir oyuncunun “tamam len gol olsun” demesinin hemen akabinde karşı takım oyuncularının “adamın diyo olm” teziyle sona erecek, üniversite öğrencisi çocuk hiçbir zaman piç takılamayacak ve gene sap gezecek, kız ise hem güvenip hem eğlendiği yakışıklı olmayan erkeği “ben seni arkadaş olarak görüyorum” diyerek reddecekti.

Ben ise tam bu anda, adamın Türkmenler üzerine yaptığı sıkıcılığın son haddindeki konuşma esnasında, çok uzaklardaki bir grup insanı düşünüyordum. 18 kişilik kadrosu ve teknik heyetiyle beraber Galatasaray kafilesine konsantre olmuştum. Yapacağımız ver kaçları, atacağımız golleri, kaldıracağımız kupaları düşünürken masadaki ortak arkadaşımız bana seslendi: “sed neden konuşmuyorsun, ne düşünüyorsun?”, “Hiç” dedim, “Hayat üzerine”.

9 Ağustos 2009 Pazar

Geçen Sene Partisi


Tabi ki Umut Sarıkaya'dan...