11 Şubat 2012 Cumartesi

Kavrayışlar

Yaşlandım.Alelade bir yaşlılık değil bu . Öyle geyiği yapılan cinsten değil. Atomlarımda hissediyorum yaşlılığı. Vücudumdaki  her hidrojen atomunun 13 milyar yaşında olması beni yoruyor. Demir, çinko nisbeten daha genc , ama nerden baksan 6 milyar yaşında onlar da. Yani milyarlarca yıldır bir şeylerle birleşmeye bir şeyleri taşımaya çalışiyorlar. Bense yoruldum.  Yeni bir şey uretmek icin birlesmek zor geliyor. Sadece patlayabilirim. Onun icin de ne yeterli kütlem ne de enerjim var. Bir de bunun yanında hacmim çok genişledi. Yani kaybettim yoğunluğumu. Yoğunlasamıyorum. Tek şansım uzayda kapladığım bu gereksiz alanı küçültebildiğim kadar küçültmek. Bunun için de basınç gerekli. Soğumam gerek. Hal değiştirmem. Katılaşmam.  Ama hiç biri yok. Şeklimi kaybettim. Bulunduğum ortamın şeklini bile alamıyorum bazen.  Halbuki insan katı olmalıdır. Hatta çok yoğun ve çok fazla enerjiye sahip olmalidır. Çekirdeği neredeyse bir küp şeker kadar , ağırlığı bütün insanların ağırlığından fazla olmalıdır. Adeta bir beyaz cüce olmalı, nisbeten genç bir yıldız bulmalı ve onla birleşip patlamalıdır. O zaman bir sürü yeni element yeni madde ortaya çıkacak ve bütün bunların dışında evrende görüp görebileceğin en güzel görüntü peyda olacaktır. : bir supernova.. İşte o zaman tekrar uzaya savrulup tekrar evrenin her köşesine yayilabilir, insan..

3 Şubat 2012 Cuma

Pi

İnsanın hayatta bir sabiti olması iyidir, kendisinin sabit olması ise berbat. İnsan hareket etmelidir. Newton un hareket yasalarını iyi bilmelidir. Birincisinden uzak durmalıdır. Eylemsizlik kaçmaktır. İkincisine dikkat etmelidir, çünkü üzerindeki kuvvet ve kütlen değişirse her şey değişir. Yavaşlayıp durabilirsin hatta geriye dönebilirsin ya da daha kötüsü ivmen sıfırlanır ve sabit hıza hapsolursun. Sonuncusu ise en önemlisidir. Çünkü her etkiye bir tepki vermeni öngörür. Tepkisizlik öldürür. Ama tam da eşit kuvvette ve zıt yönde tepki vermelidir insan. Tepkinin yönünü ve şiddetini değiştirirsen yasadan ve doğaldan uzaklaşırsın. İnsan doğadan ve doğaldan koptukça yalnızlaşır. Fazlalaşır. Bir fazlalık haline gelir. Dışlanır.Dışlaşır.

15 Ocak 2012 Pazar

Otuzbirinci Nesil

Yeniden yaşamaya başlamadan önce Yapılacak işlerim var Görülecek hesaplarım Kötü kişi oldum kendimle Kendimden özür dilemeliyim Sırf aynı şehirde yaşıyoruz diye Yakışır mı onca sokağın ırzına geçmek Hem ne akla uydum da yazdım o mektubu Hadi yazdım neyse,ne bok yemeye yolladım! Yeniden yaşamaya başlamadan önce İyice bir yıkanmalıyım Bir çivit mavisinde çitilemeli günlerimi gecelerimi Tırnaklarımı kesmeliyim Sokağa çıkınca ilk iş bir maden suyu içeceğim İstanbul`da olsam İstanbul`da olsam Çocuklu bir dostum var kalkar onun evine giderdim Daha olmazsa Metin`i bulurdum. Şu ağaca yalvarayım en iyisi Diyeyim ki bre ağaç Ömrün uykuyla geçiyor nasıl olsa Bir sefer de ben gireyim düşüne. Bi de o türlü yaşayayım Bakın işte yeniden yaşamaya başlamadan önce Kafama bir çeki-düzen verip Dayayıp döşemeliyim içimi. Paraya kıyıp bi de kilim almalı Bağdaş kurup çökmeli üstüne Otura otura belki ben de o kilime dönerim Yeşili mavisi uslu. Yeniden yaşamaya başlamadan önce Adam olmanın çaresine bakmalıyım Bu haytalğın sonu yok. Bi şeyler yapmalıyım Kahvecilik ederim hiç değilse Avazım çıktığı kadar “Şekerli Biiir” diye haykırırım Bana varmayacaklarını bile bile Kızlara evlenme teklif eder gönüllerini alırım O da mı olmadı tutar çocuklara masal anlatırım Ben de bir işe yararım elbet Değil mi ya ben de insanım Yalnız işte yeniden yaşamaya başlamadan önce Abaza çekmeyi bırakmalıyım Can Yücel

17 Aralık 2011 Cumartesi

In An Absolute Loneliness

Bundan 50 yıl sonra bir grup astronotun Mars a yapilacak ilk insanlı görev için Dünya dan ayrıldığını düşünün. O zamanın en önemli iletişim aracı sayesinde , size, yaklaşık 8 ay süren bu yolculuğun gayet başarılı geçtiği, astronotlarin biraz yorgun ama sağlık durumlarının iyi olduğu söyleniyor. Ve dönüş yoluna çıktıkları... Astronotlar , "eve" dönmek için uyuma kabilerine  giriyorlar ve 7 ay sonra uyanıyorlar. O uyandıkları anda  mekik ile Dünya arasında hiçbir iletişim olmadığını farkediyorlar ve sorun ne mekikte, ne de iletişim araçlarında.  Dünya da o caanım Dünyamızda yaşam bitmiş. Evet ne bir mavilik ne de bir kara parçası. Yanmış ve sönmüş gibi duruyor karşılarında simsiyah. Ve bilinen evrende hayatta kalan yegane canlılar o mekiğin içindeki bitkiler ve 6 kişi. Ve bu insanlar  8 ay sonra Dünya nın bu sin haline baktıklarında sizce , tam da o anda , ne düşünürler ? O şartlarda o mekikte maksimum 6 ay daha yaşayabileceklerini düşünün.  O 6 ay boyunca sizce ne konuşurlar? Ne yaparlar o mekikte ? Hayatta kalan 6 kişi. Ama gidecek hiçbir yerleri yok. Sadece altı ayları kalmış ve hiçbir şeyin anlamı yok. Mars ı anlatacak kimse yok. Tanıdıkları yok , tanımadıkları... Sevdikleri , hiç kimse ve hiçbir şey yok. 6 ay boyunca boşluğa bakacaklar ve sonra su ve erzak sıkıntısından ölecekler.  Hiçbir şeyin kalmadığı bir hayatta geçirilecek 6 ay. O "kesin yalnızlık", o çaresizlik, o dram... Bence bunun üstüne biraz düşünün. Siz olsaydınız ne yapardınız ?

15 Aralık 2011 Perşembe

Hava Kirliliğinin Müellifi*


Hava çok kötüydü. Sisten hiçbir bok görünmüyordu. İki sene önce bütün küfürlerime ve lanetlemelerime karşın,bir zamanlar kardan adam yaptığım, hatta bir keresinde sınıf maçı ayarlayıp kendimi yok yere ev sahibi stresine soktuğum o boş arsaya yapılan "dünyanın en çirkin binası" nın kırmızı neon ışıklı otopark tabelası, kasvetli gecenin ve yanında getirdiği, astım hastalarının korkulu rüyası hava kirliliğiyle bolca karışık, o gri sisin yutamadığı tek şeydi.   
  
  Bina gerçekten çok çirkindi ve bu çirkinliğin çatısına  "yuva kurulsun" diye bir de B tipi yarı açık düğün salonu inşa ediliyordu. İstemeden de olsa evlilik müessesine iyi bir gönderme yapmıştı belki ama bu bile binaya olan öfkemi dindiremezdi.  Yaptığım onca beddua da babamın ismen tanıdığı bir öğretmen arkadaşının, bina yapılırken temeline düşüp  üç ay hastanede kalmasıyla sonuçlanmıştı. Saat 04.54 tü ve ben, beni saran hatta içime işleyen bütün çirkinliklerle birlikte, sahip olmak ve kaybetmek üzerine düşünüyordum.  

 "Eric Fromm u okuyalı çok olmuştu . Ayrıca o zamanlar kitaptaki "boş zaman pasivitesi" kavramını komik ve zekice bulacak kadar doluydum.. O zamanlar hayatta çok bir sey kaybetmemiştim. Toplasan 4-5 silgi, 1-2 kalemtraş bir de toplam 63 TL değrinde madeni ve kağıt para.  Fromm ne kadar haklıydı hiç bilmiyorum. Kaybetmemenin tek yolu gercekten de "olmak" tan mı geçiyordu, onu da bilmiyorum.Ama bir zamanlar, tırtın birinin sunduğu "Hayatta sadece sahip olduğun şeyleri kaybedersin " şeklindeki ,anında iki üç basit örnekle çürütülebecek bir hipotezin saçmalığından oldukça eminim. Bir de bozkırda yaşayan bir ortadoğuluya beat kuşağı okutulmaması gerekliliğinden... 
 
 Bazıları sahip olduklarını kaybeder, bazıları hiç sahip olamayacaklarını,  bazıları da kaybettiklerini sahiplenirler. Hangisi gerçekten daha hüzünlü ona "bugün ne giysem?" jürisi karar versin. Ama en acizlerinin ve tırtlarının son grupta toplandığından eminim. Neyseki çevremde böylelerine yer yok. "  
  Bütün bu düşünceler içerisinde binaya bir süre daha baktıktan sonra, 2 yıl öncekine göre daha sakin olduğumu farkettim. Varlığına giderek alışmıştım. Kabullenmiştim bu durumu. Ona karşı hala tepkiliydim , hala sevmiyordum ama artık benim için vardı. Bir şeyin varlığı gibi yokluğu da gayet tabi kabul edilebilirdi. Alışabilirdi insan. Kim bilir belki bir gün o binanın yanına güzel şeyler inşa edilirdi de artık oraya bakmaya başlardın. Ya da kısa yoldan taşınırdın ve hiçbir şeye bakmak zorunda kalmazdın. 

14 Aralık 2011 Çarşamba

Lokum,Sucuk ve Issey Miyake Intense

"Ben bir keresinde 8 yaşında evden kaçtım." diye başladı hikayesine. Yanımda oturuyordu. 8 yaşındayken evden kaçmıştı, dışarıdan bakıldığında hiç tekin bir tip değildi ( yani yolda görüp göz göze gelmekten kaçınacağınız türden) ve bana bakıyordu. Bense Hitler in komutanı ile sevgilisine.

   Bir insanı tanımak garip bir süreçtir. Bazısını 10 yıl önce milli eğitim bakanlığı müfredatını kavrayabildiğin ölçüde, sekizinci sınıf sonunda aldığın puanların yakınlığı neticesinde tanırsın. 4 yılını arkasındaki sırada geçirirsin de nerede, nasıl dayak yediğini hiç düşünmezsin. Bilemezsin de. Ama bazısını ilk gördüğün anda anlarsın. Yumruğu nereden yediğini dahi düşünürsün. Bilirsin ağladığını. Uzun süre tavana baktığını, tavandaki çatlaklara anlamlar yüklediğini ve o tavanda hiç çatlak olmadığını...

  Evden kaçmayı hiç ama hiç düşünmeyen biz karasal iklim memur çocukları, 8 yaşındayken taso oynuyorduk. O dönem biz de ağlıyorduk yalan değil. Ama hırstan ağlıyorduk. Sabah cemil e ütüldüğümüz mega tasonun hırsından hem de.. O iğrenç sarı elleriyle nasıl çevirmişti tazmanya canavarının göbeğini güneşe. Hem beni nasıl ikna etmişti de koymuştum o muhteşem kırmızıyı onun iğrenç mavileriyle yere. Gafil avlanmıştım. Cemil in usta bir pokerci olduğunu unutmuştum. "Şansın gizli geometrisi" üzerine düşünecek hiç fırsatım yoktu ki benim. Ya da o ütüldüğüm tasoyu döve döve cemil in elinden alacak bir abim. Onun için kaçamazdım ben. Değil 8 , 28 yaşında bile kaçamazdım.

  İronik olan ise, çoğu western filminde anlatılanın aksine korkak olanın değil cesur olanın kaçabilmesiydi hayatta. Sadece cesur olanlar kaçardı, korkaklar ise hırslarından ağlardı. Bir de ilkokul öğretmenlerinin tayini çıktığında...

 8 yaşındaysanız ve o malum çizgi filmden de nefret ediyorsanız ve de evden sadece bir sokak öteye kaçabiliyorsanız hayat sizin için gerçekten çok zor. İşte tam da o bir sonraki sokakta etkisini gösterir DNA mıza kodlanmış memur geni. Hem X hem de Y kromozomuyla taşınır ve herhangi bir risk anında pompalatır hormonları güven bezlerinden. 8 yaşında evden kaçan,tam yanımda oturan, elindeki bardağı frukoyla ve hem silah hem köfte satılan bir dükkanın üst sokağındaki tekel bayiden alınmış yüzde 47 alkol oranıyla doldurmuş, sadece 48 saattir tanıdığım o kalıtsal hastalıktan muzdarip o "kalender" adam, bizden farklı olarak hikayesinin sonunu ölümle bitirdi, hem de en az Eşref Bey kadar hüzünlü bir şekilde. Belki bir daha hiç kaçamayacağını, hiç Olimposa gidemeyeceğini düşünerek...

12 Aralık 2011 Pazartesi

Tekel Cin ve Düşleri

Gecen gün beni aradi bu. Canı çok sıkkın. Patlayacak resmen. Öyle dravdan falan da degil ha , bildigin patlayacak ve "ortaya kesif bir mayi yayılacak." "Nen var olm?" dedim. "Kötüyüm abi ," dedi. " Şu şişede sıkışıp kaldım. Sözde adım cin. Ama daha kendime hayrım yok. Ne birini isteyerek çarpmışlığım var ne de kızılay daki tekel işçilerine destek vermişliğim. Anca bekledim şişede. İçmek isteyen de oldu aslında ama sıkı sıkı kapattım ağzımı. Biraz da korktum be abi. Tadımı beğenmezler diye korktum. Mazallah içip de kusan olur kendimi bir ömür suçlarım. Beni içen pişman olacağı birşey yapar diye korktum. Korka korka dünyanın en büyük hümanisti oldum abi. Hitler'e , hatta himmler 'e o pis satıciya,bile laf söyleyemedim. İnsancık ya dedim. O da savrulmuş işte bu dünyaya. Kimse sormamış ki gitmek ister misin. Bazıları sert poyrazlarla savrulmuş, bazıları ılık meltemle inmiş. Ama hepsi de aynı bataklığa düşmüş sonunda. Acı çekmişler hep. Kimse de anlatamamış bu acıyı. Çünkü hiçbir acı, en derinlerinden tut parmağında meyve bıçağının bıraktığı kuçücük kesiğin hissettirdigine kadar , hiçbiri tarif edilemez. Diyordu ya aşağıda en izbandutlarını seçiyorum diye, evet onlar da taşıyamaz bu yükü. Acı sadece tecrübe edilebilir. O yüzden ölüm hakkında söylenen, yazılan ve gösterilen her şey anlamsizdır. Çünkü kalanlarin ağzındandır. Ayrıca herkesin acı eşiği de farklıdır. Birebir aynı şartlarda aynı acıyı yaşasan bile, karşındakini yine de anlayamazsın. Sadece bir şekilde ; eğer o olursan. İşte sadece o zaman anlarsin. Ama şemsini bulmak sadece mevlanalara nasip olur. Aşk ile çok dönmen gerek,. "

Tekel cin tam da bunları anlatırken istemsizce biraz gülümsedim. Ama cin görmedi bu hareketimi. Zaten görseydi çok kırılırdı bana, bir daha da konuşmazdı. Bir de böyle atarlı pezevenk. Ama beylik laflardı bu dedikleri. Uzun süre şişede kalmış birinin zırvaları, Şişe-zırva sendromu... Ama gülümsememin altında başka bir şey de vardı. Çünkü bir kere hissetmiştim anlattığı şeyi. O olmuştum , o da ben. Ama o zamanlar çok küçüktüm, bir de sarhoştum, hatırlamıyorum.

Cin mütemadiyen sızlanmaya , insanlar hakkındaki hayıflanmalarına devam ediyordu. Güzel örnekler veriyor seni daha çok içine çekiyordu. Ona acımanı istiyordu ve bu işten bile değildi. Ben bağışıklığımı 7 yaşındayken kazanmıştım ama böyle şeylere. Değişik bir aşıyla hem de... Sağlık ocaklarının dağıtmadığı cinsten, ilkokula gelen sağlık memuru aynı pamuğu kullanarak bütün sınıf mevcuduna falan vuramazdı öyle. Ama yine de, bütün o aşının etkilerine rağmen , acıdım Cin e. Acımak istedim çünkü. "Yürü lan!" dedim en sevimli halimle. " Noldu abi, nereye ?" dedi. "Bir gezip gelelim, hem tedbil-i mekanda ferahlık vardır" Hiç itiraz etmedi. Hemen düştü peşime. Sonunda o şişesinden kurtuldu, yerine de ben çöreklendim hemen. "Güzel şişeymiş lan," dedim." Hem iyi ışık alıyo."

Geçen Gün Yine Ölüyorum...



bu dizeleri yazan bir adam dahi terkedilmiş. bravo hayat.

2 Aralık 2011 Cuma

EKLEMBACAKLILAR MAHKEMESİ

"Duvar, yastığın üzerine konmuş kara sineği seyrediyordu. Yastık, -cansız varlık olduğundan mıdır bilinmez- sinekten rahatsız olmuşa benzemiyordu. Üzerindeki kılıf eskimiş olmasına rağmen temizdi. İşte bu temizliği lekeleyen küçük pislik, duvarın midesini bulandırmaya yetti. Pütürlü yüzü bir anda buz kesti, soğuk soğuk terlemeye başladı.

Şaşkın şaşkın, duvarın sarı teninden yere akan tere bakan sinek: “Ne oldu, neyin var?” diye sordu ürkekçe.

Öfkeyle cevapladı duvar:

-Neyim mi var? Neyim mi var? Midemi bulandırıyorsun küçük pislik. Serseri gibi dolaşıp, konduğun her yere pislemen beni hasta ediyor.

- Ama... ama ben... ne yapabilirim ki? Öyle aylarca kımıldamadan durmamı beklemiyorsun herhalde?

“Ne yapabilirim ha? Beyninin vücudunla doğru orantılı olması ne büyük talihsizlik, dur bakalım düşünelim, ne yapabilirsin? Hah buldum, defolup gidebilirsin.

- Ne?

- Duydun işte defol diyorum. Murdar bedenine daha fazla tahammül edemem.

- Kendimi bildim bileli buradayım. Nereye gidebilirim? Yol bilmem, iz bilmem

- Eğreti cümlelerin tebessüm etmemi sağlasa da, diyaloğun yersiz yere uzaması hastalığımı azdırıyor. Bak her yer terimden sırılsıklam oldu. Canım parkeler kabaracak; ama beyefendinin umurunda mı, yol-iz bilmezmiş. Dışarıdaki sineklerin hepsinin kıçında navigasyon cihazı takılı sanki? Defol diyorum def-ol, buraya ait değilsin.

Çaresizlik... Yapacağınız hiçbir şeyin olmaması.. Bugüne kadar, kimse nereye ait olduğunu söylememişti küçük kara sineğe. Sinek de bir an olsun düşünmemişti oraya ait olup olmadığını, hem bu aidiyet duygusu da neyin nesiydi. Yaşamak için, bir yere bir şeye ait olmak mı lazımdı illa.

Sesini çıkarmadı, sadece nasıl gidebilirim diye sordu.

Duvar, sorudan memnun; ama umursamaz bir ses tonuyla

- Tam karşındaki kapı yardımcı olacaktır sana....

Küçük kara sinek, daha duvar sözünü bitirmeden; kapının koluna kondu ve “gitmek istiyorum açılır mısın?” dedi.

Kapı, kilitli olduğunu lakin üzerindeki anahtarın onu açabilecek kudrete sahip olduğunu söyledi.

Sinek altı bacağından birini kafasına koyup düşündü. Ne tuhaf şeydi şu yaşam. Koskoca kapıyı açma kudreti, küçücük anahtara verilmişti. Düşünmek... Olur olmaz yerde, olur olmaz şeyler üstüne... Neden böyle olur hep? Yapılması gereken onca iş varken önemsiz ayrıntılara takılır bir tarafımız. Ve her seferinde öbür yanımız ”Bırak şimdi bunu, yapılacak onca iş varken sırası mı? ” diye uyarır onu. Yaşam boyu sürüp giden bu iç çekişmeden kim galip çıkar sonunda? Küçük kara sinek öbür yanının baskısına dayanamadı, -ne de olsa mendebur duvardan bir an önce kurtulmalıydı- anahtara, kapının açılması için yardımına ihtiyacı olduğunu söyledi.
Anahtar, kendi etrafında bir kere döndükten sonra “şimdi kapı açılabilir” dedi.

Bu dönüş o kadar hoşuna gitmişti ki, bir daha dönmesi için yalvardı. Anahtar, sadece ters yöne dönmesinin mümkün olduğunu, isterse bunu yapabileceğini anlattı. Sinek bunun onu çok mutlu edeceğini söyledikten sonra anahtar bir kez daha döndü. Muhteşem nümayiş karşısında gözleri kamaşan Küçük kara sinek teşekkür edip, kapıya yöneldi.

-Açılabilir misin?

Tok sesli kapı bağırdı: “Ahmak herif, ben hala kilitliyim”

Az şaşkın, daha çok memnuniyetsiz küçük kara sinek, anahtara seslendi,

-Duydun mu? Kapı hala kilitliymiş.

-İlk döndüğümde kilit açılmıştı, ama ikinci kez dönerek kapıyı tekrar kilitledim.

Sinek hevesle bir kez daha dönüp dönemeyeceğini sordu.

Anahtar, bezgin gözlerini sineğe çevirdi ve “Hayır” dedi. “Maalesef şansını kaybettin”

- Saçma, alt tarafı bir kez daha döneceksin, ne çıkar bundan?

Anahtar oralı olmadı. Sinek de vızıldanarak uzaklaştı oradan.

Olanı biteni usulca seyreden duvara dönüp, “görüyorsun işte, kapı gitmeme izin vermedi” diyen sinek, duvarın sözleri karşında ürperdi.

-Meraklanma küçük pislik, gitmek istiyorsan her zaman bir yol daha vardır, zaten senin gibiler için ideal çıkış kapı değil, baca deliğidir. Hem kimseden izin almana da gerek yok.

-BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU- "

i.p

29 Kasım 2011 Salı

Bir Sokak Köpeğinin İzdüşümleri

Otogardan eve yürürken ne erişkin ne yavru, alabildiğine kirli bir köpek takıldı peşime... Acıktığını düşünüp 1-2 kraker attım önüne... Vicdanımı rahatlatmak ama daha çok gecenin ayazında peşimde dolaşmasından kurtulmak ümidiyle... Şöyle bir kokladı tekinin bile tadına bakmadan yoluna devam etti... Durdum durdu. Karşıya geçtim. Geçti. Sağa döndüm. Döndü. Evin önüne vardığımda poşettiki kekin kokusunu aldığını düşünerek çıkartıp koydum önüne. Kokladı. Yine ağzına sürmedi. Bu sefer kızdım.”Şu etrafına bir bak onca köpek açlıktan sürünürken sen yemek beğenmiyorsun Yaptığın nankörlüğün daniskası ...... git” deyip kovaladım. Zile bastım. Kapı açıldı. Girdim içeri. Kapattım kapıyı. Merdivenlerden çıkarken patileri kapının demir parmaklıklarını tırmalayan köpeğin ağlama sesi kulaklarımdaydı. Ne istiyordu bu köpek?

Bayramın son günü babannemdeydim sağdan soldan laflarken “Memuriyetten istifa ettiğini kimseye söylemedim” dedi “Ne yapıyor” dediklerinde “Ne yapsın Çalışıyor.” Diyormuş. Niye dedim. “Aman millet başlar şimdi söylenmeye “Bunca insan İşsizlikten kırılırken senin şu torunun yaptığı düpedüz nankörlük” diye”

"Dün gece uyuyamadım. Babannem geldi aklıma... Sosyal statüm onu kaygılandırıyordu. Hele günümüz koşullarında iyi denilebilecek bir işi bırakmış olmam bir türlü aklına yatmıyordu. Bana olan sevgisinden bir an olsun kuşku duymadım. Dünyada seni seven tek insan var deseler; hiç düşünmeden “Babannemdir” derim. Lakin biliyorum ki için için kızıyor bana... Peki ne yaptım ben?

Bu sabah sokak köpeği düştü aklıma... Kimbilir daha önce kimlerin peşine takılmıştı? Kimlerin önüne attığı kemiklerle yetinmemişti? Başka kimler hor görüp aşağılayıp “Daha ne istiyorsun altı üstü itin tekisin” deyip kovalamışlardı? Kaç kapı suratına kapanmıştı? Kaç tanesi daha kapancaktı? Ne farkı vardı diğer itlerden? Neyin peşindeydi? Niye yetinmiyordu önüne atılanlarla... Şu koskoca dünyada bir it neyi değiştirebilirdi ki? Bu yaptığı kendisine acı çektirmekten öteye gitmiyordu. Oysa diğerleri gibi o da kabul etseydi, itilip kakılmalara aldırmadan gayri safi kemik sayısından payına düşeni maksimize etmeye çalışsaydı; daha pragmatik olmazmıydı? Ama yapmıyordu işte. Bir türlü aklım ermedi. Ne istiyordu bu it! "

i.p.

Kelimeler

"Matbaada ruhlarını kazanmadıkça anlamlı bulmuyorum kelimeleri. Kağıt kokusu olmayınca suni geliyor harfler bana... Bedenleri olduğunu inkar edemem. Lakin ruhsuzlar... Böyle oluncada çürüyüp gidiyorlar.

Bloglar yapaylaştırıyor sözcükleri. Hissizleştiriyor. Acımasızlaştırıyor. Yepyeni anlamlar yüklüyor her birine... Ve ben her anlamaya çalıştığımda şekil değiştiriyorlar. Kandırılıyorum... Belki de yeterince saygı göstermiyorum onlara. Pek de önemli değillermiş gibi üstünkörü okuyup geçiyorum. Bir yazar için tehlikeli değil mi sizce? Durun hemen kendimi bi halt sandığım yok... Lakin düşünmeden edemiyorum Dostoyevski, Steinbeck, Dickens blog yazsaydı ne olurdu? Raskolnikov ile bilgisayar ekranlarında tanışsaydık; yine de öldürür müydü o tefeci kadını...

Anlaşılır olmaya çalıştıkça bayağılaştığımın farkındayım. Kızmayın lütfen. Hepsi bu yapay sözcükler yüzünden. Kocaman kocaman anlamlar yüklüyorum üstlerine. Kaldıramıyorlar. Kalıbının adamı değiller. Bilhassa İzbandut gibi olanları seçiyorum. Yine de olmuyor. Ufak bi esintide savruluyorlar etrafa... Devasa bir balon gibi... Bir muzır çıkıp iğneyi batırıyor. Pufff... Yok olup gidiyorlar..."

i.p

Ben.

"
Az önce 7-8 sene evvelki beni çağırdım... Utana sıkıla geldi... Öylesine mahcup ki ne söylesem kırılacak... Havadan sudan konuştuk ... Memnun musun dedim gelecekteki hayatından... Ne dese beğenirsiniz... “Nasıl bilebilirim ki bir gün bile yaşamadım geleceğe dair. Sana sormak lazım” Gülümsedim... “Sahi ne iş yapıyorsun” Kem küm ettim. “Çalışmıyorsun değil mi?” Ya evet ama deyip sebebini söylerken susturdu. “Bana beni anlatma” Yine güldüm. Bu sefer küçümser bir edayla... Ne biliyorsun ki hakkımda? Sanıyor musun ki ben hala senim... Sustu... “Beni özlüyor musun?” diye sordu utanarak. Pek değil dedim... Alındı... Biliyorum çok mahcup... Kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyor... Acıdım. Yardım etmek istedim... Kabul etmedi. Hani böyleleride pek gururlu oluyor... Lafı hikayeye getirdim... Söylesene niye yazmıştın bunu? Ne anlatmak istemiştin? Bu kadar bayağı olmaya ne itmişti seni ? “Kelimelerle aram senin kadar iyi değil” dedi... Hoşuma gitti... Üstünlüğümü kabul ettirmiştim... Yüzümdeki aşağılayıcı tebessümü fark etti. O an yanıldığımı anladım. Nasıl olmuştu da yenilgiyi bu kadar kolay kabulleneceği gafletine düşmüştüm. Düştüğüm çetrefilli durumu fark ederek vurucu darbeyi indirdi... “Lakin sende olmayan bir şeye sahibim.” Kızdım ama belli etmemeye çalıştım. Bende olmayan neye sahip olabilirdi ki... İçimi kemiren meraka yenik düştüm... Pek üstünde durmaya değmezmişte lütfedip soruyormuşçasına bir tavır takınarak “Çok merak ettim kuzum bende olmayıp sende olan ne acaba” dedim. Öyle bir güldü ki... Oracıkta öldürmek istedim onu... Sinirden avucuma geçirdiğim tırnaklarımın arasından süzülen kana bakarken yok oldu ortalıktan. Bağırdım “Saygısız herif. Buraya gel çabuk.... Bende olmayıp sende olan ne var? Korkak it... Hep böyleydin zaten. Sıkışınca kaçıp giderdin. Sinsi köpek. Bir de utanmadan soruyor beni özlüyor musun diye... Zerre kadar özlemiyorum seni... Bir daha gelme... Defooollll...” Daha neler söyledim garibanın ardından lakin tek yanıt alamadım... O kadar ağır konuştum ki; bundan sonra çağırsam da gelmez. Beni zihnimi kemiren bu kurtçukla baş başa bıraktı ya... Alacağı olsun... Biliyorsanız siz söyleyin ne olur... Bende olmayıp onda olan ne var? "

i.p.

16 Ekim 2011 Pazar

.

Wolfgang Amadeus Mozart-Requiem
58 dk bu dünyadan ayrilmak için

28 Eylül 2011 Çarşamba

ne güzel şeysin sen yaşın 19

türk filmlerini, özellıkle 2000 sonrası iyi gerçekçi türk filmlerini çok sevdiğimi farkettim.acaba gerçekliğe yavaş yavaş alışıyor muyum yoksa büyüdüğüm için mi oldu. galiba ikincisi. artık bu dünyadan kaçmak için değil sadece keyif için izliyorum kurgu filmeri. asıl beni içine çeken filmler ilk cümlede bahsettiklerim oluyor. bunu ben de hissetmiştim geyiğine girmeyeyim diyorum ama... bi kaç film ismi vericem, çoğu zaten popüler; uzak,türev,dokuz,çoğunluk,yazgı,kader,pandora nın kutusu, sonbahar , duvara karşı, vavien ,gölgesizler ilk aklıma gelenler. izleyin izlettirin.ya da boşverin


b arada başlıktaki şarkı hoşuma gitti bayağı. mfö sağolsun

5 Şubat 2011 Cumartesi

If

What if there was no time?
And no reason or rhyme?

Fiyatlar yine tuzlu, çok iyi filmler yine var, ama bu çok iyi filmler -büyük çoğunlukla- yine vizyon görecek filmler. Onun dışındaki filmler sanki 'keşif' ten ziyade 'mayınlı bölge' gibi. Biletler 7'sine kadar ön satışta %10 indirimli. Detaylar da şurada ve şurada.

4 Şubat 2011 Cuma

Bat Dünya Bat-2

Burada sadece yerliler yoktu tabi. Kendisi gibi başka hak sahipleri de vardı. Onlar da aynı sebeplerle aynı kağıtlarla buraya yollanmışlardı. Fakat durumları birbirlerinden farklıydı. Kimisi yaşadığı hayattan memnundu ve burayı benimsemişti. Burayı bir basamak olarak görenler, burayı değerlendirenler de vardı. Kimisi de uyandığı her gün şikayet ediyor, her yeni güne küfürle başlıyordu.

Bir de onun gibiler vardı. Onun gibilerin en önemli özellikleri kararsızlıklarıydı. Ne burayı çok seviyor, ne de nefret ediyordu. Bazen burada geçireceği yılları değerlendirip, daha iyi bir yolculuğa daha kutlu bir "hakediş" e ulaşmak istiyor fakat kendisinde bu kararlılığı ve özveriyi bir türlü bulamıyordu.

Kendisinin hangi türe gireceğini seçemedi. Ama buradaki ilk yılında kurduğu o derme çatma baraka onun kaderini şekillendirdi. Çünkü burada geçirdiği bütün yıllar boyunca o "geçici" mekan, geçici adını koruyacak fakat o orayı hiç terketmeyecekti. Önce o barakada yaşayan bir insana, sonra da barakanın ta kendisine dönüşene kadar bu böyle devam edecek, sona yaklaştığında ise o barakaya öyle bir bağlanacaktı ki ; ondan ölesiye nefret etmesine rağmen ona gelebilecek en ufak bir zararı düşünmesi bile onu çıldırtacaktı.
Fakat önce Oblomov la tanışması gerekiyordu...

Bat Dünya Bat-1

2 Şubat 2011 Çarşamba

Bat Dünya Bat-1

Buraya ilk geldiğinde her şey onun için çok net ve berraktı. Burada yeni bir dünya kuracak, seçtiği bu yolu anlamlandıracaktı. Çok uzun ve zorlu bir yoldu geliş yolu. Yorulmuştu. Dinlenmesi gerekiyordu. O yüzden hemen çalışmaya başlamadı. Yerlilerle biraz zaman geçirip dillerini öğrenmek istiyordu. Fakat kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Kendine geçici bir baraka yaptı. Derme çatma… Nasıl olsa geçiciydi o yüzden çok uğraşmadı bu iş için. Fakat bu, tembelliğinin ve ataletinin başlangıcı oldu. Burada geçireceği yılların ve umutlarının da sonu.
Önce yerlileri küçümsedi. Dilleri çok zor değildi. Kolay öğrendi. Ama bu küçümseme üstündeki ataleti daha da artırdı. Kendisinin her şeyi,ama her şeyi, kendisi istediği sürece başarabileceğine inanıyordu. Tıpkı “Düşüş” teki Jean Baptiste Clamence gibi, eğer eğitimini alırsa en iyi tenis oyuncularını bile yenebileceğini, hatta daha da ileri giderek istediği her enstrümanı çalabileceğini düşünüyordu. Fakat o zamanlar henüz Camus yla tanışmamıştı. Olric de yoktu hayatında. Sadece elinde bir belge ve boş umutları vardı. “Burası senin” “Hak ettin” demişlerdi. O da gerçekten hak ettiğini sanmış ve bu hak edişin değerli olduğunu düşünmüştü. Hatta her şeyden daha değerli…

31 Ocak 2011 Pazartesi

İçki ve Seks


Detaylar filan, komple müthiş.

19 Ocak 2011 Çarşamba

L'estaque Under Snow



Paul Cézanne, 1870

Google uyardı, Paul Cezanne'ın 172. doğum günüymüş. Başka eserleri koyma niyetindeydim ama orijinaline yakın renkte çalışma bulamadım. Bu da -sanırım özel koleksiyon parçası olduğu için- çok yakın renklerde sayılmaz ama nispeten iyi gibi.

24 Aralık 2010 Cuma

Sessiz Bir Ölüm

"
Sessiz bir olum

Simone de Beauvoir in o kisa ve vurucu öyküsünün ismi bu. Annesinin kalça problemi nedeniyle hastaneye yatırılıp teşhisinin kanser yönünde degişmesi ve 30 gün sonra gelen ölümüyle ilgili gerçekçi ve içten bir kitap.

Hastanede hep dışarıdan baktigim olum olgusuna bu defa iceriden bakmis oldum diyebilirim. Hastanelerde olum soguk ve siradandir ve genelde surpriz degildir. Olum daha cok tibbin bir basarsizligi gibi algilanir. Biri "ex" oldugunda ondan hic bahsedilmemeye, o hic
varolmamis gibi davranilmaya calisilir. İlla "olu" hakkinda konusulmasi gerekiyorsa kısık sesle ve imalarla yapilir. Ceset odadan cikarilir ve oda hemen temizlenir, yeniden steril ve parlak bir yerdir artik orasi. Yeni hastalar ve ziyaretcileri icin uygundur. Ölumuz ise haftalik/aylik/yillik istatistik raporlarinda yerini alacaktir. Hakkinda ust duzey akademik yorumlar yapilacak ve eklenecektir: elimizden geleni yaptik.

Gercekten de modern tibbin gerektirdigi her sey her zaman yapilir. Varsa aci dindirilmeye calisilir, hasta maksimum steril ve olabildiğince uzun yasatilmaya calisilir. Bazen yakinlara 'bazi seyler' ima edilir. Uzun donem bakim alan hastalarin yakinlarinda oluşan hakim duygu ise bıkkınlıktır. Hasta ne kadar sevilen biri olursa olsun bu degismez. Cunku hastaligin aksattigi hayatlar ve surekli hatirlanan bir olum olgusu vardir. Tabi bu yazdiklarim yasli ve terminal donem hastalari icin gecerli. Hasta gencse ve terminalse hissedilen aci daha da buyur. Olum yaslilar icindir sadece.

Hastanin cektigi aci buyudukce onun olmesi gerektigine olan inanc artar. Yatak yaralari ile kapli, zorlukla nefes alan, kimi zaman "canliligi surdurmek" icin makinelere bagli olan hastalar gercekten urkutucudur. Her insanin aklina şu gelir, "ölse de kurtulsa".

Acaba ölüm gerçekten de kurtuluş mudur ya da gerçekte ölüm kimi kurtarır?

Tip Simdiki haliyle 95 yasinda kanser hastalarini ameliyat edipyasamlarini 2-3 yil uzatmanin pesinde. Öyle kanserler varki tedavi edilmediginde tahmini omur 5 ay iken tedavi ile yasam 2-3 yil daha uzayabilir ama tedavinin zorlugu ve aldigi zaman hasta icin bazen cok daha yipratici olabilir.

Ben şahsen basima boyle bir sey gelse tedavi olmam diyorum hemen - en yuzeysel halimle -. Ama gercek kapimizi caldiginda en sahici duygularimizın / isteklerimizin ortaya cikacağını da biliyorum. Sonucta minicik bir lenf sisligi icin butun aksam kitap-internet karistiran, asistan pesinde kosturan da yine ayni benim, ama bu sefer daha derin yaşama ve kendimi koruma icgudumle… "

yazar : mavi

18 Aralık 2010 Cumartesi

Francois Ozon.

video

3 Aralık 2010 Cuma

American Gangster

70'lerde Amerika'daki, özellikte New York-Harlem'deki suç örgütlerini anlatan güzel bir film American Gangster. Denzel Washington filmde Harlem'in en büyük suç örgütünün liderinin şoförüni canlandırıyor. Patron ölünce ondan öğrendikleriyle ondan daha büyük bir suç örgütü kuruyor Frank Lucas rolündeki Denzel Washington. Bu örgütü kurma bölümleri fazlasıyla Godfather'ı anımsatıyor, tabii gerçek bir hikayeden esinlenmesi sebebiyle araklama gibi bir düşünceye kapılmayalım. Örgütünü ailesinin çevresinde kurması, hiçbir zaman şatafatlı bir imaj çizmemesi, normal hayatında suçla ilişkisi olmayan insanlarla vakit geçirmeleri vs. Frank Lucas bu konuda adeta ders veriyor diyebiliriz. Hele bir de bir "my man" deyişi var ki...

Filmin diğer başrol oyuncusu Russell Crowe da hikayede tam anlamıyla Memoli. Tek başına yaşayan, New York'taki polislerin çoğunun aksine rüşvet almayan, kara para aklamayan namus timsali bir dedektif. Zaten bu ilkeleri ve prensipleri sayesinde bu şebekeyi çökertme görevi onun oluyor. Film özellikle hikayenin oluşturulması kısmında biraz sıkıcı gelebilir fakat, suç alanında yapılmış en güzel filmlerden biri. Müzikleri ve atmosferi de gayet etkileyici. Bu düşüncelerim de 18 dakika fazlası olan extended versiyonla izlememin de etkisi olabilir fakat girişteki sıkıcı bölümleri atlattığınızda çok daha fazlası sizi bekliyor olucak.

21 Kasım 2010 Pazar

The Man Who Wasn't There


Eski yazılara bakarken, 7 ay önce yazmaya çalışıp sonunu getiremediğim, tozlu raflarda kalıp vitrin yüzü görememiş bu tırmalayışımı fark ettim. Hemen hemen 1,5 ( yazıyla bir buçuk) senedir tek satır yazmadığım göz önüne alınırsa koyayım amına koyayım ne olacak dedim. Yok, bir şeyden değil de kaydı yayınla tuşuna basmayı özlemişim. Bunu nicedir dinlemediğim güzelim şarkıları dinlerken yapmamın bilinçaltımla, geçmişe özlemle hiç bir alakası yok. Ben aslında siki tutmadım.

20.04.2010

Bundan bi 6 ay kadar önce Svetlin 'yazsana olm arada' dediğinde ona şöyle cevap vermiştim: ''Sevişmeyi unutmuş bir hayat kadını gibiyim, elimi kolumu nereye atacağımı bilemiyorum.'' Epey zaman oldu kamaraya uğramayalı. Aslında uğruyorum da, okuyucu olarak yani. Bu süreçte 'Spicoli diye bi ibne vardı önceden lan' diye taciz edildim sık sık. Özellikle ksp tarafından. Kendisinin beni her 'minnet'le anışında yüzümde bi gülümseme belirmiştir, bilgisine. Neyse hacılar ön bilgiyi geçiyorum artık. Ne halt etmeye geri döndün de bize bu boktan satırları okutuyosun diyosanız, festival hakkında bişeyler söylemek geldi içimden, ondandır size bu eziyetim.

Bildiğiniz, ya da bilmediğiniz, gibi 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali dün itibariyle sona erdi. Biz de bir kez daha sebeplendik kendisinden. Bu yıl nispeten tantanalı, protestolu, üstelik biraz da öksüz geçti festival denilebilir özetle. Emek Sineması'nın yokluğunun ruhen bir şeyler eksilttiğine katılıyorum, ancak eksilttiği tek şey de bu değildi. Emek Sineması'nın yanılmıyorsam 875 kişilik devasa ve diğer festival sinemalarına oranla çok daha iyi diyebileceğimiz salonu olmayınca, festivalin hem toplam seyirci kapasitesi, hem de efektif seyirci kapasitesi düştü. Efektif derken şöyle ki, Emek olmayınca insanlar mümkün olduğunca Atlas'a yoğunlaşmış. Hak vermemek de mümkün değil. Aynı filmin hem Atlas'ta, hem Beyoğlu'nda (sabote edicem lan bu Beyoğlu Sineması'nı artık. Her yer kapanıyor, bi bunlar kapanmadı.) gösterimi varsa haliyle kim olsa Atlas'ı seçer.

Bu yıl en önemli değişikliklerden biri de izleyici profiliydi. Çevrede okuduğum kadarıyla da herkes bu durumdan şikayetçi. Hakları da var. Bu yıl festival izleyicisi resmen bok gibiydi. İzleyici de nasıl bok gibi olabilir derseniz şöyle anlatayım. Ben 'Na Putu' filmini yan koltuğumda
sürekli ''Aa, hayret bişey ya'', '' Kaç kızım kaç'' gibi canlı yorumlarla izledim. Yanımdaki insan filme tek başına gelmişti. yani arkadaşıyla konuşsa yine bir elle tutulur yanı var derim. Üstelik 20li yaşlarda gayet de genç bir insandı. Bütün film keyfimin içine etti. Kimse kimseyi uyarmak zorunda değil kardeşim, kocaman insansın, ben mi söyliyim sana sessiz olun diye. Dahası da var, ben şahit olmasam da filmde telefonunu açıp konuşan teyzeler. Kahkaha atan hanım kızlarımız. Bir festival klasiği olan, ki en masumu onlar bence, yiyişen ergenler. Gayet alışık olduğumuz ve artık sindirdiğimiz, canı sıkılınca salonu terk ederek bütün salonun konsantrasyonuna tecavüz edenler. daha bu liste uzar da uzar. Güzel tarafı bu yıl filmleri epey beğendim ben. Unutmadan bir de Sinepop, Kadıköy ve City's eklendi festivale salon olarak. City's e gitmedim; fakat Kadıköy ve Sinepop'a ilk kez bu festival minvalinde gittim. İkisi de vasatın altı. Sinepop'un tuvaletleri güzel ve temizdi en azından. Üstelik eminim tüm festival izleyicilerinin gözleri yaşarmıştır ama bedavaydı tuvalet. Yine de ekranı ufak, salon çok uzundu. Yeni Rüya tadındaydı yani o da. Kadıköy Sineması'nın ise 40 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir özelliği var. Salonun içindeki duvarlar beyaza boyanmış! Aydınlıkta izledik resmen filmi.

15 Kasım 2010 Pazartesi

İki Film Arasındaki 7 Farkı Bulun!


Dikkat! Birazdan okuyacağınız yazı çok uzun ve yer yer kopuk metinler içermektedir. Yazıdan sıkılma olasılığınız 1 e çok yakındır. O yüzden " özet geç piç " demeniz tavsiye edilmese de yerinde olacaktır. Okumayı içselleştirememiş olan fakat sağda solda bulunduğu ortamı etkileyebilmek için yazılardan bir kaç şey satmak ve prim yapmak isteyen okuyucularımız! lütfen son paragrafa ininiz.Saygılar.

İki çeşit yönetmen vardır. Birincisi bir filmi görüp çok beğenen ve o yönetmen gibi filmler çekmek isteyen. İkincisi ise piyasada bu kadar kötü filmin nasıl barınabildiğine şaşırıp daha iyisini çekebileceğini düşünerek bu işe giren. Galiba New York'ta 5 Minare yi izleyen bir çok olası yönetmen adayı sektöre ikinci tür olarak giriş yapmak isteyecektir.

Beş Minare ye geçmeden önce başka bir filmden Çoğunluk tan bahsetmek istiyorum. Yönetmeni Seren Yüce bu işin "mutfağından" derler ya gerçekten de oralardan basamak basamak gelmiş. Bence oralarda kazandığı en önemli tecrübe bir filmin iyi olması için şatafatlı olmasına hiç mi hiç gerek olmadığı düşüncesi. Çünkü bu düşünceyi Çoğunluk'a çok belirgin ve iyi bir şekilde yansıtmış ve sonuç olarak ortaya iyi bir film çıkmış. Film anlatmak istediği ana düşünceyi olabildiğince saklıyor. Bu da benim filmlerde en sevdiğim ve aradığım özelliklerden biridir. Özellikle gerçekten anlatmak istediği bir konu olan yönetmenlerden izleyici salak yerine koymamalarını beklerim. O yüzden yönetmen, ana düşünceyi kendine has bir metodla sunmalı. İşte Seren Yüce nin bu filmde başvurduğu metod : Tekrarlar olmuş. Bazı sahneleri belki 6-7 kere kullanmış. Film anında bunlar sizi rahatsız edebilir ve filmin temposunu düşürdüğünü düşünebilirsiniz. Fakat filmden çıktıktan sonra, özellikle son sahneden sonra ne kadar etkili bir yöntem olduğunu anlıyorsunuz. İşte Çoğunluk filmi bu gibi özellikleri nedeniyle New York'ta Beş Minare ile taban tabana zıt bir film.

Tamam anlattıkları konular epey farklı (aslında bir iki ortak noktası da var ya neyse) Benim asıl değinmek istediğim nokta yönetmenlik becerileri ve kurgu olacak. Çoğunluk'taki sahneler ne kadar sade ve ne kadar basit mekanlarda çekilmişse Beş Minare de bir o kadar şatafatlı ve gösterişli mekanlar ve teknikler kullanılmış.

Bütün önyargılarımı saklayarak ve önceki iki filmin eleştirilerinden dersler çıkaracağını umarak gittiğim Beş Minare nin beni en çok hayal kırıklığına uğratan kısmı ise kurgusu oldu. Fakat sağda solda okuduğum insanlar "müthiş kurgu müthiş akıcı" gibi ifadeler kullanınca acaba benim atladığım noktalar mı oldu diye filmi tekrar kafamda bir gözden geçirdim.Ve inanılmaz bir şekilde, filmin (benim tahminimce) en büyük para harcanan bölümü olan girişteki çatışma sahnesini tamamıyle unutmuşum! Evet filme belki 2-3 milyon harcayarak bir sahne koyuyorsun ve giriş sahnesi yapıyorsun ve izleyici bunu unutuyor!O senin dangalaklığın da diyebilirsiniz ama emin olun öyle değil ,keşke öyle olsaydı.İşte böyle bir kurgu var filmde.

Hele ki anlatmak istediği konular... Gerçekten bir şeyler anlatmak istemiş fakat bu düşünceleri öyle bir vermiş ki sanki 5 tane mini dizi hatta trt belgeseli izlemiş gibi hissettim kendimi. Sabah programlarında çocuğa anlatır gibi tane tane. "Bak bu adamlar eeh, bunlar cici" "Bak bir de böyle düşünceler böyle insanlar var, ama bunların konumuzla bir ilgisi yok!" Mahsun gerçekten de bu işi kıvıramıyor. Yani film bittikten sonra hiç baştan sona oturup izlememiş gibi. Çoğunluk'ta ise işte bu olayın tam tersini görmekteyiz.Biri insanın gözünü çıkarıyor, diğeri gözünü açıyor.

Ayrıca Amerika'da çekilen sahnelerin filmle ne ilgisi olduğunu anlayabilen beri gelsin.Yani "Bak biz büyüdük Amerikalarda bile film çekebiliyoruz, oluyo yani parayı verince!" demek içinse eyvallah! Ama filmde anlatmak istediğin birşeyi anlatmak istemişssen olmamış, yapamamışsın, kalsiyumu potasyumu eksik. " Acaba okyanus ötesinden birilerini mi anlatmak istiyor onu mu eleştiriyor ya da onu mu övüyor " demek istiyoruz ama diyemiyoruz. Çünkü elimizde hiç bir şey yok. (sadece saç şekli var :)

Filmin konusundan bahsetmek de istemiyorum ama radikal islami terörist bir grubun liderine bir kaç dini bilgi verererk başını öne eğdirten, bu terör örgütlerinin arkasındaki büyük silah pazarını ve bütün bir siyasi konjünktörü göz ardı etmemizi sağlayan ve sanki her şeyin bu kadar basit şeyleri bilmemekten kaynaklandığını ve cahillik olmasa herkes kardeş kardeş oynar ki gibi bir düşünceyi çocuk oyunu gibi anlatan Haluk Bilginer abimizin canlandırdığı Hacı karakterine ve bu sahneyi yazan ve yöneten "Lo Lo Mahsun" a teşekkürü bir borç bilirim.

Bir de işin oyunculuk kısmı var ki zaten eğreti Mahsun un yanında bir de Mustafa sandal'ı sanki kendisi hiç Mustafa Sandal olmamış hiç " bize gidelim beyler" hayatı yaşamamış gibi görmek hem garip oluyor hem komik oluyor.

Eleştirmediğim , itin götüne sokmadığım bir-iki yer kalmıştı o da görüntüleri ve filmin ismi. Onları da iki dakkada halledivereyim hemen. Görüntü konusunda Mahsun a pay çıkarmak ancak maddi bazda olabilir. Bastırmış parayı getirmiş adamı.Görüntü yönetmeni John de Borman ' a sevgiler.Filmin ismi ise en gereksiz ve izleyici en çok kandıran şey galiba. Bunu söyleyince büyüsü kaçıcak ama Mahsun ve Haluk Bilginer'in oynadığı karakterler Bitlis li. O yüzden filmin ismi beş minare. Başka da hiç bir geyiği metaforu cartı curtu yok.


Yani anlayacağınız kopuk,anlatmak istediğini komik ve göze batan bir şekilde anlatan, Amerika ve silah sahnelerine ve Amerikalı aktör kardeşlerimize gereksiz yere para akıtan,reklamı bol,kendisi dar,gömleği geniş bir filmle karşı karşıyayız. Sakın para falan vermeyin. İlla izlemek istiyorsanız , ya da kötü filme bir ölçüt arıyorsanız interneti bekleyin hatta DC ye bi düşssün ben size ulaştırırım.

Not: Zaten filmin kötü olduğunu Taha Akyol un milliyetteki yazısını okuyanlar hemen anlayacaktır. Zira kendileri beğenmiş! E daha fazla yoruma mahal vermiyor zat-ı alileri.

11 Kasım 2010 Perşembe

Nostradamus

- Hayrola Nostradamus daldın?

Umut Sarıkaya yıllar süren bekleyiş sonunda karikatür kitabını çıkardı sonunda. Hepimiz de rahatladık, ferahladık. Şimdilik ön siparişte fakat birkaç haftaya kadar kitapçılarda yerini alar İşimdeyim Gücümdeyim. Doğum günüm falan değil bu aralar ama biri alıp hediye etse negzel olur.