17 Temmuz 2009 Cuma

Oynatmaya Az Kaldı Doktorum Nerde


Malumunuz 18-19 Temmuz'da, yani yarın ve öbür gün, İstanbul Park'ta Rock'n Coke var. Konaklama için de bugün kapılar açılıyor. Bendeniz de organizasyonda görevliyim. Bugün iş başı yapıyoruz bakalım. Başınıza güneş geçerse, karnınız ağrırsa, ateşiniz çıkarsa falan hiç çekinmeyin. Doktorunuz olarak her türlü iyi ederim, heheh. Haa benim başım ağrımadı; ama hastasıyım bu Spicoli'nin ben, ille de görücem diyen varsa ona da git denmez şimdi. Doktorların mekanına gelip Göktuğ diye sorduğunuz an bendesiniz. Ulan adımızı da verdik, şimdi kesin hepiniz peşime düşersiniz.

Katılanlara iyi eğlenceler.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Tatilimi Nasıl Geçiriyorum veya Gurbet Kadını


Bir insan tatilinin boş geçtiğini ne zaman farkeder? Dün evimde oturmuş daha doğrusu yayılmış bir şekilde tatilin keyfini çıkarıyordum. O ana kadar yorucu geçen bir yılın stresini attığımı falan düşünerek hep kendimi avutmuştum.Tatilim boş geçmiyordu ,dinleniyordum. Fakat o esnada açık olan TV de "Gurbet Kadını " isimli dizinin Cine 5 te yayınlanan eski bölümlerinden birini tam 15 dakikadır izlediğimi farketmem bana adeta titre ve kendine gel mesajı oldu.Gerçekten tatil bu olamazdı.Öğlen kalkıp nette 2 tur attıktan sonra CM 01-02 oynamak (Evet hala 01-02) ardından da tv nin başında akşam olmasını ve yemek yemeyi beklemek...Ağlamaklı bir şekilde panikle kapattım TV yi. Acilen bir yerlere gitmeyi düşünmeli ve gezmeye başlamalıyım.Yoksa Gurbet Kadını ,Emret Komutanım derken Bez Bebek le bitiricez tatili.Yer mekan önerisi olan paylaşsın bi zahmet. Sevgilerimle...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

50 KM lik Yaşam


Önce izninizle haberi vereyim:

AB yıl sonunda Sırbistan, Karadağ ve Makedonya'ya vize muafiyeti getirmeye hazırlanıyor. Bosna Hersek ve Arnavutluk'un ise muafiyet için kriterleri yerine getiremediği söyleniyor.


AB'nin Batı Balkanlarda çoğunluğu Hristiyan ülkelere vize muafiyeti tanırken Bosna Hersek ve Arnavutluk'u dışarıda bırakması ve bağımsızlığını sonradan kazanan Kosova'yı bazı AB üyelerinde tanınmaması nedeniyle değerlendirmeye hiç alamaması, "Müslümanlara ayrımcılık yapıldığı" eleştirilerine neden oluyor.

Türkiye söz konusu olunca Avrupa Adalet Divanı'nın vizeyle ilgili kararlarını bile uygulamamakta direnen AB, en yeni üyeleri Bulgaristan ve Romanya'ya da Birliğe katılmalarından 7 yıl önce (2000 yılında) vize muafiyeti getirmiş ve Avrupa Parlamentosu, katılım müzakereleri yapan ülke vatandaşlarından vize istenmemesi yönünde tavsiye kararı almıştı. "


Haberin linki de burada . İnsan kendini alamıyor "Şu işi biraz gizlice yapın" demekten. Böyle insanın gözüne sokarcasına da olmaz ki. Bana hep basitçe gelir(di) "Bunlar Hristiyan Kulübü" şeklinde yakınmalar. Fakat böyle kararlarla anlıyoruz ki asıl AB dedikleri basitmiş. Bildiğiniz üzere müzakere sürecindeki Türkiye'de serbest dolaşım için başvurmuş ve kabul edilmesine rağmen uygulanmamışt.Bir nevi masada kazanıp dışarıda kaybetmiştik.Halbuki Bulgaristan ve Romanya'nın müzakere süreçlerinde "serbest dolaşım" hemen sürecin başlarında açılmıştı.

Böyle haberleri okudukça (Türkiye'nin AB üyeliğini zaten geçtim de) İnsanlık ile ilgili iyice umutsuzluğa kapılıyorum. Makedonya'da bir Hristiyan ailenin çocuğu olarak doğduğu için (sırf bunun için) Hristiyan olan bir insan bir çok özgürlüğe sahip olup istediği yere gidebilirken, yine aynı sebepten Arnavutluk 'ta bir müslüman olarak doğan bir insan bir yere gitmeye kalktı mı "Hoop Birader" le karşılaşıyor. Halbuki arada sadece 50-100 km bir şey var. O insanın tek günahı 50 km ötede doğmak. 50 km ileride doğanlara "iyi gezmeler"...

14 Temmuz 2009 Salı

Zıkkım Yiyin!!!

''Sonuçlar açıklandığının ertesi günü Ardahanlılar, hiçbir şey olmamış gibi beni kuzu yemeye davet ettiler. Dedim ki 'Zıkkım yiyin. Yani kuzu yemeseniz ne olur. Yani bugün siz yas tutmanız lazım, bugün siyah kurdele takmanız lazım, bugün gazeteler siyah çıkmalıydı.' Bu toplum, bu insanlar, bu kanıksanmış öğretilmiş çaresizliğin farkına varmalı. Bu çocuklar her yıl sonuncu olmuşlar diye aşağılanıyorlar. Bu durum kader değildir. Onun için 'Bugün yas tutalım' dedim. Bunun altını çizmek istiyorum.''

***

Ardahan'ın Öss'deki başarısızlığı üzerine Ardahan Üniversitesi rektörü Ramazan Korkmaz biraz üzülmüş sonuçlara. Demiş ki "Ardahan üzerindeki bu kara lekeyi temizleyelim hep beraber, bir şeyler yapalım." Buraya kadar güzel söylemiş de gazeteler siyah çıksın, yas tutalım falan biraz abartılı olmuş. O kadar abartılacak bi durum mu yani Öss'de başarısız olmak. Üzülmek ve bunun için bir şeyler yapmak istemek güzel de ötesi biraz fazla olmuş bence. Ama yine de banane lan Ardahan'ı ben mi kurtaracam deyip bişey de yapmayabilirdi rektör. Fakat Ardahanlıların rektörlerinin bu kadar hassas olduğu bir konuda bu kadar gevşek olması komik biraz. Adam orda kendini paralıyor, bizimkiler toplanıp gelmiş "abi çok güzel kuzu çevirme var, yanında da rakı cızz" diye davet ediyolar adamı. E adamın da tepesi atmış tabi. O da haklı. Ama bu Öss davası ülkemizde biraz fazla abartılıyor. Sınav filmi aklıma geldi de kanser bir anne çocuğu sınava girecek diye ameliyatını erteliyodu resmen filmde. Neyse umarız Ardahan daha başarılı olur ilerleyen yıllarda. Rektörümüzü üzmeyelim.

Haftanın Müzik Listesi - 39

Bu haftayıki listeyi hazırlarken blogumuzun da takipçilerinden Hazal'dan bi hayli yardım aldım. Kendisine bir kez de burdan teşekkür ediyorum, listeyi o yaptı desek yanlış olmaz heheh. Enya tam bizim sedürt'ün seveceği türden bi parça, Hazal'ın tavsiyesi. Bizim listeye direk kafadan girmek kolay değil ama hak etti. Fearless da Pink Floyd'un keşfedilmemiş eserlerinden biri, Julia Dream gibi. Bob Dylan şarkısı da Watchmen'de dilime dolanmıştı, taa ne zaman. Bu ara aklıma geldi yine. Son iki parça da Hazal'dan. Sebastian Tellier yeni favorim oldu, biraz geç kalmış olmakla birlikte. Klibi muazzam ve şarkının bir de uzun versiyonu var, onu da dinleyin.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Ölüme Gidiyorsun Blogspot!


Dün blog a girdiğimde kötü bir sürprizle (evet kötü sürpriz lafını kullandım) karşılaştım. Blogspot motorları bizim blogun spam blog olabileceğini düşündükleri için kitlemişler blogu. "Resmen başımdan aşağı kaynar sular döküldü bir titreme geldi. Sonra bir anda sarsıla sarsıla ağlamaya başladım.Annem içeriden koşarak geldiğinde durumun vehametini anlatabilecek söz bulamıyordum.Dile kolay 'tam 10 aydır üzerine titrediğiniz blogunuz 20 gün içinde silinecektir ' diyor.Bunu gören annem de daha fazla dayanamadı ve kendini koyverdi" Tamam sıkıcı boyutta cıvıttım farkındayım.Evet böyle olmadı ama ayıptır be kardeşim. Dün motorlara biraz attık tuttuk diye hemen gelmiş kitlemiş adiler. Motorsunuz lan işte! Bir de "Eğer değilseniz bizim arkadaşlar bir hata yapmış olabilir şimdiden özür diliyoruz" yazmış. Kılıf da hazır!

Neyse ki kurtardık blogumuzu. Buradan blogspot yetkililerini esefle kınıyorum.yanlış yaptın blogspot! Raconu bozdun.Bu olaylar yaşanırken sedürt le yaptığımız msn konuşmasında resmen "wordpress" e geçmeyi teklif ettiğimi de belirteyim. Fakat sedürt'ün "olm wordpress ezik gibi lan" demesiyle teklifimin arkasında da çok fazla duramadım.Ama çok kızarsak "vallahi taşıram blogu haa!"

Bir de çok alakasız olarak gündemden bir haber veresim var. Nabucco'da imza günü bugün. Bu haberi de sırf şu sözü söyleyebilmek için yazdım : "Asya'dan Avrupa'ya bir kısrak başı gibi (evet kısrak) uzanan bu topraklar en sonunda acayip değerlendi." Boru değil 5 milyar dolarlık proce.(Çok kötü bir espri olacak ama aslında boru!.) Hayırlı olsun

12 Temmuz 2009 Pazar

Bomba

Deniz mevsimi açıldı, o zaman buyrun. Ayrıntı manyağı olun. Daha da büyük hali de burda.

Padişah: Denizlerde durum nasıl?
Kaptan-ı Derya: Soğuk ama güzel.

Ö.S.S


ÖSS açıklanmış! Kazanana kaybedene lafımız yok, hayırlı olsun da, benim anlamadığım nokta şu: "hala ÖSS ye giren var lan." Ulan ben gireli 3 yıl oldu hala nesine giriyonuz bunun. Garip yani. Ben girdikten sonra bile, hala ısrarla ÖSS yapanları da kınıyorum.

Yine de ÖSS ye giren arkadaşlara buradan sesleniyorum. Bu blogtaki herkes bir zamanlar üst düzey "motor" du. Yanlış anlaşılmasın "Tercih Motoru" tabi ki. Bu tercih ve motorluk konusunda özellikle Spicoli çok yardımcı olabilir sizlere. Sonuçta sedürt gibi Kimya Mühendsiliği ile Tıp'ı aynı tercih potasında eritmiş değil.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Yazıklar Olsun Ramazan G.


Haber dün düşmüş internetteki haber sitelerine. Arkadaş linki göndermiş sağ olsun ama görünce şok olmanın ne demek olduğunu adam akıllı öğrendim. Bu adam lisede 4 sene boyunca ahlak polisi gibi dolaşmıştı resmen, ensemizde boza pişirmişti. Bahçede bi kızla yalnız dolaş, odasına çağırır fırçalardı, ailelere haber verirdi hemen yalan yanlış anlatıp. Dışardan bakan adam doğruluk dürüstlük, namus timsali sanardı. Buz dağının görünmeyen kısmında neler varmış demek ki.
Hele ki o son senemizde müdür yardımcısı olduğunda canımıza okumuştu. Sınıfta yiyecek yemeyi yasaklamıştı manyak, başkalarının da canı çekerse diye. Sınıfa mont astırmazdı sınıfın simetrisi bozuluyo diye falan filan. Böyle manyak bi adamdı işte.

Şimdi düşününce hala irkiliyorum, garip oluyorum resmen haber aklıma geldikçe. Bu adam 4 sene boyunca dersimize girdi, hocalık yaptı, kimi zaman geldi yatakhanede kaldı nöbetçi öğretmen olarak. Vay anasını arkadaş. Tüylerim ürperiyo yeminle. Şu dakikadan sonra insan içine çıkıp da nasıl biz Kütahya Fen Lisesi mezunuyuz dicez bilmiyorum.

Şu an için sadece kanıtlanmamış bi haber gibi duruyor ama açığa alınması ve savcılığın soruşturma başlatması küçümsenecek şeyler değil tabi. Ama yine de Hüseyin Üzmez gibi fazla hırpalanmadan salıverilecek gibi geliyor bana. Olayı gören polislerin biraz üzerine gidildiği takdirde ifadeleri değişebilir. Bu haberin çıkmasına ne kadar üzlüyosam bi yandan da bu adamın başına gelmesine o kadar seviniyorum inanın ki. Allah'ın sopası dedikleri buymuş demek ki. Hak ettiği cezayı fazlasıyla alır umarım. En azından bu olaydan sonra lavabodan çıkınca fermuarlarını kontrol etmeyi öğrenir. O da bişey.

Not: Fotoğraf da kendisi Pirelli kızı sanaraktan heveslenip okulu arka plana alarak çektirdiği 2007 ngfl takvimleri kataloğundandır.

07 Temmuz 2009 Salı

Julia Dream

sunlight bright upon my pillow
lighter than an eiderdown
will she let the weeping willow
wind his branches round
julia dream, dreamboat queen, queen of all my dreams
every night i turn the light out

waiting for the velvet bride
will the scaly armadillo
find me where i'm hiding
julia dream, dreamboat queen, queen of all my dreams
will the misty master break me
will the key unlock my mind
will the following footsteps catch me
am i really dying
julia dream, dreamboat queen, queen of all my dreams

Pink Floyd'un en 'underrated' şarkısı bana göre. Bir haftadır bağımlılık yaptı ben de acayip. Dinleyin, hak vereceksiniz.

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Çocukken Yaptığım 5 Büyük Salaklık


5 Numara ilkokuldan. Arkadaşlarla canımızın sıkıldığı bir günde can sıkıntımızı giderebilecek bir formül yani bir oyun üzerinde çalışıyorduk.Sonra arkadaşla biraz sürtüşme yaşamaya başladık ve benim sözlü sataşmama arkadaşın taşla karşılık vermesi ve benim kaçmam neticesinde yeni oyunumuzu bulmuş olduk. Birbirimizi taşla vurmaca.Okul bahçesinin 2 tarafına geçip meydan savaşına tutuştuk.Hemen bazı kurallar koyduk.Belirli sınırları geçmek yasak ve uzaktan bombeleme atacaksın taşı. Taşlar bir o kalede bir bu kalede derken yerden bir taş almak için yeltendiğim anda kafamda derin bir acı hissettim. Oyun bitmişti.Kaybetmiştim.Kafamdan akan kanların hiç bir önemi yoktu artık.Kaybetmenin hırsı kanın korkusu ve kafamın acısıyla ağladım da ağladım.

4 Numara 'da yerde duran elma çöpünü ezmek için hızla ilerlediğim bisikletimle üstünden geçmeye çalışmam ve sonuç olarak çok pis dengemi kaybedip tepe taklak yuvarlanma sürecim.Gerçekten acı verici bir tecrübeydi. Neden elma çöpü, neden oradaydın ve beni üstünden geçmem için çağırıp cezbettin...!!!???

3 Numara'da saflık olarak da adlandırabileceğimiz 5-6 yaşlarında yaşadığım bir olay söz konusu : Önceki akşamdan kalmış karpuz kabuklarını anneme sürpriz yapmak için bir tencere suya atıp küçük piknik tüpün üzerinde pişirme girişimim.Annem eve gelince gördüğü manzara karşısında ağlamakla gülmek arası bir tavırla bana yaklaşmış ve sanırsam " Bizim çocuk mal mı çıktı acaba?" endişesine kapılmıştı. Bir de hakkaten iyi bir şey yaptım zannedip annemin tencereyi dökme girişimini engellemeye çalışmam ve "Akşam yeriz ki, belki babam yer" gibi serzenişlerle annemin dökmesine bozuk atmam olayın vehametine tuz biber ekmiştir


2 Numarada tüm aile fertlerinin(Anne ,baba, dayı,yenge,annenanne vs..) akşam oturup çay içtiği ve arka fonda da bir filmin döndüğü esnada gerçekleşen ve uzun süre aile meclisi gündemini meşgul eden bir hareketim mevcut. Filmin isminin ne olduğunu şu an tam olarak hatırlamıyorum fakat böyle uzaylı muzaylı bir filmdi.Filmin can alıcı sahnelerinden biri o zamanlar (5-6 yaşlarında) tabi ki anlamlandıramadığım ama filmi daha sonra izleyince bir uzay barında striptiz yapan bir kadının anlatıldığı bir sahneydi.Uzay filmi olması sebebiyle kadını biraz değiştirmişler tabi. Bu değişmiş hali de çocuk aklıma epey ilginç gelmiş olmalı ki " Aa 3 memeli Kadıın!!" diye bağırarak verdim tepkimi tüm aile fertlerinin önünde.Bu söz öbeği o kadar meşhur oldu ve o sene o kadar çok karşıma çıktı ki insan çocuk da olsa sıkılıyor bi süre sonra.Her gelen misafire de anlatılmaz ki canım. Bir ara yolda gördüğüm tanıdık tanımadık herkes tarafından" 3 Memeli Kadın Kid" olarak tanınmaya başlamıştım(ne çok tanımak kullandım yav aha bi daha)

1 Numara 'da dünyanın en genç şöförleri arasında yer bulabileceğim bir trafik kazam mevcut. Henüz 3.5-4 yaşlarında gerçekleştirdiğim bu trafik kazasının öyküsü şöyle. Annemlerin çalıştığı köye dayımın yapmış olduğu bir ziyaret sırasında uyuyor olmam ve beni uyandırmadan köyden ayrılmaları beni derin üzüntülere gark etmiş olmalı ki babamdan dayıma yetişmek için dışarıda garajda duran arabanın anahtarını istediğimi çok iyi hatırlıyorum. Susturulmak için verilen anahtarla hala nasıl olduğuna anlam veremediğim bir şekilde arabayı çalıştırdım (Şimdi bile istop ediyor meret) Ve boyum yetmediği için ayakta durma vaziyetinde gaza bastım.Gaza basmamla garajın duvarına girmem, garajın duvarının arabanın üstüne yıkılması ve arka tarafta duran dereye doğru uçmak için arabanın patinaj çekmeye devam etmesi benim için küçük fakat annemler için büyük bir olaydı. O esnada korku ve heyecanın tetiklediği ağlama ve çığlıklarım annemin ve babamın gelip beni o alametten kurtarmalarıyla son buldu. Bu olaydan sonra çocukluğum araba ilgisinden uzak geçti.Bi yönden de iyi oldu bu. Çünkü her lüks araba gördüğümde gidip "kaç yapıyo lan bu?" diye bakmak zorunda hissetmedim kendim. He bakmadım mı?Tabi ki de baktım.Ama içgüdüsel olarak değil.Tamamen hür irademle.


Tabi ki bunların kalibresinde hatta daha kötü bir çok olay yaşadım(k) küçükkene.Ama bazılarını ben unuttum bazılarını unutmak istiyorum.Yani Tsubasa nın hareketlerini stadyumda denemeye çalışmamız ve hüsranla sonuçlanması ,3-C ye yenildikten sonra bütün sınıfın hüngür hüngür ağlaması , içime don giymediğim bir beden eğitimi dersi günü falan hep bu unutmak istediğim sınıfa giriyor.(Sonuncusu abartı olabilir...) Çocukluk çok salakçaydı. "Keşke yeniden çocuk olabilsek" serzenişini de pek sevmem o yüzden.Ha hiç bir sorumluluğun yok bi tek o güzel. Paso it gibin koştur. Ama o salaklık da bi daha çekilecek dert değil be abijim.

03 Temmuz 2009 Cuma

The Lizard King


Bugün ölüm yıl dönümü. Son 15 dakikasında girebiliyorum bu postu. Başka hiçbir şey için de bu yoğunlukta bilgisayar başına geçmezdim. En güzel şiirleri yazmış, en güzel 27 yılı yaşamış, en güzel adam. Umarım dediğin gibi bütün şehveti ve heyecanıyla gelmiştir en sevdiğin, ölüm. Umarım oradaki bahçende güller vardır istediğin gibi ve diğer krallık göründüğü gibi açık ara en iyisidir. Bizi kandırdın, umarım kendisi kandırmamışsındır.

Wow, Im sick of doubt
Live in the light of certain
South
Cruel bindings.
The servants have the power
Dog-men and their mean women
Pulling poor blankets over
Our sailors

Im sick of dour faces
Staring at me from the tv
Tower, I want roses in
My garden bower; dig?
Royal babies, rubies
Must now replace aborted
Strangers in the mud
These mutants, blood-meal
For the plant thats plowed.

They are waiting to take us into
The severed garden
Do you know how pale and wanton thrillful
Comes death on a strange hour
Unannounced, unplanned for
Like a scaring over-friendly guest youve
Brought to bed
Death makes angels of us all
And gives us wings
Where we had shoulders
Smooth as ravens
Claws

No more money, no more fancy dress
This other kingdom seems by far the best
Until its other jaw reveals incest
And loose obedience to a vegetable law.

I will not go
Prefer a feast of friends
To the giant family.

Not: Biliyorum iyice leş kargası gibi oldum. Ancak ölülerin ardından geliyorum son zamanda buraya. Ancak dardayız. Genişlicez umarım yakında.

Ev Taşıyan Bir Öğrencinin Yaşadığı İnsanlık Dramı


Birkaç gündür ev taşıyorum. Genelde öğrenci dediğin pek sık ev değiştirir ama biz 3 senedir aynı evde oturuyorduk. Fakat ev arkadaşlarımın birinin yatay geçiş yapmasından, diğerinin de ailesiyle beraber eve çıkmasından mütevellit evi boşaltmak zorunda kaldık. Ev taşırken çektiğim çileleri, yaşanan duygusal sahneleri ve bir takım sırlı olayları sizlerle paylaşarak kafanızı şişirmek niyetindeyim.

Göz önünde duran kitaplardır ya da bilimum dvd'ler falan bunları hemen hallettim. Ama bir de buz dağının görünmeyen kısmı varmış dostlarım. Kitaplığımın alt tarafında bir kapaklı bölme var benim, hatta muhtemelen her kitaplıkta vardır ondan. İşte orayı bilimum gereksiz eşyalarla doldurdum 3 sene boyunca ve bu geçen seneler zarfında "ne varmış lan orda" diye hiç bakmadım, arada bir içini bi topladım bir iki parça çöp çıkardım sadece o kadar. Evi toplarken dolabın o kısmını güzelce boşalttım. Zamanında bana gelmiş tırt hediyeler, iki üç tane klavye ve mouse, üç torba ilaç, bir kavanoz bal, bir kutu aseton, üç gofret ve bir adet kaç yılından kaldığını bile bilemediğim paketi açılmamış prezervatif. Prezervatifi yıllardır saklandığı yerden usulca çıkarttım ev arkadaşlarıma gösterdim. Üçümüz birden acıyla başımızı öne eğdik ve karşılıklı susuştuk. Bazen sessizlik çok fazla şey anlatabiliyor.

Bana asıl sürprizi yapan şey ise yatağımın altı oldu şüphesiz. Hatırlıyorum bundan iki buçuk sene önce bir keresinde yatağımın altına çorap gitmişti bi tane. Dolap askılığıyla çoraba doğru uzanmış ve çorapla beraber gelen toz topaklarını görünce "oo ben hiç ellemiyim bu yatağın altını bi ara sağlam bi temizlerim" demiştim. Fakat o yatağın altı 3 sene boyunca hiç temizlenmedi. Ürkek tavırlarla yatağımın suntasını kaldırırken gördüğüm manzara hayal edebileceğimin de ötesindeydi. Öyle bir toz ve kir yumağı vardı ki oraya domates biber eksen yetişir gayet güzel. Zirai ilaç kullanılmadığı için organik tarıma da müsait.

Aynı yatağın altından bir buçuk sene önce esrarengiz bir şekilde kayıplara karışan terliğimin teki, bir sene önce arkadaşımdan alıp kaybettiğim ve kendisine "olm ben sana geri verdim onu, sen kaybetmişin" diyerek tırta bağlamama sebep olan flash bellek, bir sürü çorap, bir poşet dolusu sigara izmariti, iki bira şişesi, bir maden suyu şişesi ve tam 10 adet haşlanmamış kuru fasülye çıktı. Oradan çıkan her şeyin mantıklı bir açıklaması olabilir ama kuru fasülyelerin sırrını hala çözemedim.

Evde eşyaları toplarken "oğlum bir gün lazım olur dediğimiz ne varsa atalım" şeklindeki teklifim ev ahalisi tarafından coşkuyla karşılandı. Hiçbir zaman işe yaramaz o "bir gün lazım olur" eşyaları. Size tavsiyem taşınmayı beklemeyin onları atmak için. Evdekilerden birisi "olm dursun bigün lazım olur" mu dedi? Camdan pencereden atın biyerden. Arkadaş itiraz ederse onunla beraber atın.

Ayrıca son olarak şunu söylemek istiyorum; yağatımın civarlarına itinayla gizlenmiş olan garip bişey buldum. Böyle siyah bir deriye sarılmış garip bir şeydi. "Neymiş lan bu" deyip kesip açtım içinden bir takım arapça bir şeyler çıktı. Arkadaşlara sordum "bu ne" diye, onlar biri heralde sana büyü yapmış dediler. Bana büyü yapan ve kim olduğunu bilmediğim arkadaşa sesleniyorum buradan: "Manyak mısın?". Üç sene boyunca her işimin ters gitmesini, sınıfta kalışımı ve dolabımda yıllardır sessizce ambalajında yatmakta olan prezervatifi artık bu büyüye bağlıyorum. İçim rahat.

Tavsiye

#Baksana Talihe
#Ağlamak Güzeldir
#İnanmam
#Çaresizim
#Dudaklarında Arzu
#Gülmek İçin Yaratılmış
#Mektubumu Buldun mu?
#Bilemedim
#Senden Başka
#Güle Güle Sana
#Şimdi Sen Varsın
#Sen Bensiz Ben Sensiz

Bu albümü dinleyin. Dinlettirin. Sonra tekrar dinleyin. Çünkü çok güzel bi albüm olmuş. Bu şarkılar zaten güzeldi ama Göksel de pek bi güzel söylemiş. Seveceksiniz. Ha bi de şöyle güzel/yakışıklı bi sevgiliniz olsa da bağıra bağıra söyleseniz; "Şimdi sen varsın, hayat ne güzel. Şimdi sen varsın, mutluyum ben" diye.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Haftanın Müzik Listesi - 38


Tool - Right in Two

İki hafta olmuş biz hala haftanın müzik listesini yapmamışız. Sınavlar falan çok müthiş olduğu için her birimizin, bu tür şeyler aksayabiliyor böyle. Neyse efendim kısaca tanıtayım şarkıları. Right in Two şu günlerde en çok dinlediğim şarkılardan. Tool gerçekten inanılmaz işler yapıyor, saygım sonsuz onlara. Supergirl ise enteresan bir şarkı. Enteresanlığı şöyle; her kız bu şarkının kendisi için yazılmış olduğunu düşünüyor, nerde duysalar hemen bi tribe falan giriyorlar bişeyler. Kızların bu gereksiz tribine rağmen hakkaten çok iyi şarkıdır, gerçek "Supergirl"lere gelsin. Camel'a acayip sardım. Geleneği bozmuyor ve bu hafta da bir "Camel" eseriyle süslüyorum listeyi. Dinlediğim en iyi enstrumental parçalardan diyebilirim "Stationary Traveller" için. "Shackled" isimli parça çok sevdiğim bi arkadaşımın tavsiyesi, bir iki kere dinledim baya güzel bi parçaya benziyor, sözler falan iyi hep. Son parçamız Love is Gone ise listeyle pek bi alakasız olsa da tamamen benim şu günlerde elektronik müziğe merak salışımdan mütevellit listeye girdi. Kendimi kaybediyorum dinlerken. Bi de klibi de iyi baya bence ne bileyim kız falan çok güzel.

Dipnot: Aslında Micheal Jackson anısına falan bir liste de hazırlanabilirdi de zaten msn'de "şu an ne dinliyorum" özelliği sayesinde anladım ki herkes MJ dinliyor şu günlerde, kasetleri de inanılmaz satıyormuş. Zaten dinliyorsunuz bi de listesini yapmayayım dedim, samimiyetsiz olur gibi geldi. MJ'e saygımız sonsuz gene de.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Haber Diye Buna Derim

Geçenlerde Milliyet.com.tr de rast geldim.

Eşcinsel penguen çift bebek evlat edindi


Humboldt türü iki erkek eşcinsel pengueni, kendi türlerinden bir bebek pengueni böyle evlat edindi Almanya’nın kuzeyindeki Bremerhaven kenti hayvanat bahçesinin Humboldt türü iki erkek eşcinsel pengueni, kendi türlerinden bir bebek pengueni bizzat kendileri kuluçkaya yatarak evlat edindi. Hayvanat bahçesinin internet sitesinde yapılan açıklamaya göre, çatlamadan önce biyolojik anne-babası tarafından reddedilen yumurta, veterinerlerin asıl ailenin yuvasına yeniden yerleştirmek için ısrarlı girişimlerine rağmen, penguen ailesi tarafından kabul edilmedi. Veterinerler, bunun üzerine yumurtayı, “doğru besler ve büyütürler” diye hayvanat bahçesinin üç eşcinsel penguen çiftinden birinin yuvasına bıraktı. İki penguen, yumurtayı büyük bir sevinçle kabullendi ve severek yumurtanın üzerinde kuluçkaya yattı. Yumurtanın çatlamasının ardından eşcinsel çiftin gerçek anne-baba gibi davrandığını, dört hafta boyunca yavru penguenin tuvalet eğitimiyle ilgilendiğini ve onu balıkla beslediğini belirten hayvanat bahçesi yetkilileri, web sitesinde, “Hayvanlarda eşcinsellik alışılmadık bir durum olarak görülmemeli. Bu dünyada çiftleşme illa ki üremeye bağlı değil” ifadesini kullandı. Şili ve Peru kıyılarında yaşayan Humboldt penguenlerinin sayıları, son yıllarda özellikle balıkçılık endüstrisinin balık stoklarını tüketmesi yüzünden büyük ölçüde azaldı.

Eşcinsellik karşıtı homofobik bir insan değilim, yalnış anlaşılmasın. Eşcinsel arkdaşları tenzih ederim de bence burada sorumluluk tamamen dişi penguenlere ait. Çünkü aynı insan dünyasındaki bu hayvanlarda da (biraz sert olacak o yüzden rahatsız olan(olacak) arkadaşlardan şimdiden özür dileyerekten) bu "verme" işi çok önemli bir meseleymiş gibi ele alınıyor. Örneğin bizim yurdun çevresi güvercin dolu. Ara sıra da besliyoruz .Şöyle biraz bakınca sürekli bazı güvercinleri kovalıyor bazılarını da kaçar halde görüyorum.Öndeki sanırsam dişi ve ısrarla kaçıyor.Arkada kabarmış bir şekilde beliren erkekse inadına kovalıyor. Ya neyine kaçıyorsun arkadaş zaten çok fazla alternatifin yok. Uğraştırmasan ne olur sanki. Kısıtlı biyoloji bilgime sığınarak sallıyorum ve dönüp dolaşıp gene İsviçreli Bilim Adamları na o güzel insanlara soruyorum." Vermeme" geni var mıdır? Bunun cevabını verecek arkadaşa Kahramanmaraş Göksun Değirmendere kasabasında tam bir hafta tatil imkanı.

26 Haziran 2009 Cuma

Bir Kutu Çikolata - 4


Bugün son yazdığım "bir kutu çikolata" yazısında bahsedilen olayın hemen akabinde gerçekleşen kısımları anlatacağım. Okumamışsanız eğer bugünkü hikayenin öncesini şuradan okuyabilirsiniz.

Çiçekçi çocuğun "abi sevgiline bi gül almaz mısın?" şeklinde beyanatlarıyla heder ettiği arkadaşım yine de pes etmedi. Kızla o akşam yürümeye devam ettiler. Gece bitmişti ve kızı evine bırakacaktı. Kızın evi de biraz uzak olduğu için dolmuşla gitmeleri lazım. Saat baya bi geç olduğu için de son dolmuşlar var. Benim bu arkadaşım adeta bir sinsi gibi bir kurnaz gibi plan yapmaya başladı. Plan şu: "olabilecek en son dolmuşla kızla beraber gitmek, sonra gece o saatte geri dönmek sıkıntı olacağı için kızın evinde kalıp son kozunu oynamak". Arkadaşım çakaldı, arkadaşım ileri görüşlüydü.

Yine de Tanrı bazen çok acımasız olabiliyor. Tam kızla beraber dolmuşa binecekleri sırada kız bi arkadaşını gördü. Kızla bu çocuk sarıldılar "napıyosun ne ediyosun" diye ayak üstü bi muhabbet ettiler. Kız çocuğa "bende kalsana bugün" dedi. Daha sonra kız olan biteni son derece hüzünlü ve şaşkın bakışlarla izleyen arkadaşıma dönüp: "senin gelmene gerek yok beni eve o bırakır, hadi sen de git evine geç olmadan" dedi. Arkadaşım da hala vazgeçmeyerek adeta duyarlı gibi düşünceli gibi: "tamam o zaman eve vardığında haber ver" dedi. Bi saat geçti mesaj gelmedi. Arkadaşım dayanamayıp mesaj attı "vardın mı?" diye, mesajdan iki buçuk saat sonra cevap geldi: "vardım vardım, mesajını şimdi gördüm duymamışım."

Hayat bir kutu çikolata gibidir; kapanın elinde kalır.

Popun Tanrısı



Güle güle, kralı falan değil popun tanrısı. İnanamıyorum hala. Şok böyle bir şeymiş demek ki. Yaşım ne Freddie Mercury'nin ne de Jim Morrison'ın acısına yetişti. Böyle adamları kaybetmek ne demekmiş şimdi anlıyorum. Sadece bir yolculuk gibi onlarınki aslında. Ölüm uğramaz yollarına. Dünya döndükçe o müzik çalacak çünkü. Kimse çalmazsa ben çalıcam. Güle güle.

25 Haziran 2009 Perşembe

Şair Ceketli Çocuk


Şarkılarla geçtin aramızdan...

Not: İkinci fotoğraf bizzat Kazım Koyuncu'nun mezarında, 2006 yazında çekilmiştir.

Wimbledon 2009


Wimbledon başlamış, biz Svety'nin de dediği gibi anca kitaplarla sevişiyoruz. Gönül istemez miydi ipimle kuşağım tadında geçen bir günün ardından akşamları burada maçlardan bahsedelim. Yazarlarınız kelimenin tam manasıyla birer tenis aşığıdır görüldüğü gibi.

23 Haziran 2009 Salı

Evans Geri Döndü

2-3 hafta önce Spicoli tüm suçu Evans'a yükleyerek Brazzaville'ın dağıldığı haberini vermişti. O süreden beri hayranlar olarak gönderdiğimiz mailler işe yaramış ve Brazzaville dağılma kararından vazgeçip geri dönmüş. O zaman çok üzmüşlerdi şimdi ise çok sevindirdiler. O mailleri atan herkese ve kararı alan David Baba'ya teşekkürler bizden gitsin. İşin güzel tarafı yayınlardaki bildiride sonbaharda Türkiye'ye gelmekten bahsetmiş. Hadi bakalım hayırlısı.

*******

BRAZZAVILLE REBORN!

I had no idea that so many people would be upset by the “Goodbye from Brazzaville” letter I sent out a while back. So I would like to revisit the subject for a moment. I’ve always been a bit melodramatic. I think I was being hasty when I sent out my letter about the end of Brazzaville. All I really wanted to say was that I would be releasing my next album under the name David Arthur Brown. Brazzaville doesn’t have to die in order for that to happen. So, I take it back. Both Brazzaville and David Arthur Brown will be peacefully co-existing. The name of the David Arthur Brown album is Teenage Summer Days and it will be coming out first in Russia in July/August of this year. It features 11 new tracks plus a couple of bonus tracks. It even has a song that I wrote in Catalan called Barcelona. I will be looking for a good label to release this album in the US and Europe as well.

On the Brazzaville side of things, the record that I recorded in Turkey with Deniz Cuylan from Portecho has been picked up by DoubleMoon, a Turkish label with world-wide reach. It was voted one of the 10 best labels in Europe last year. Somehow it makes sense that Brazzaville’s first real global release will be through a Turkish label!

This album features classic Brazzaville songs played by Turkish musicians. I think it’s going to be a very interesting project.

Also, there is a Brazzaville DVD that will be released in Russia in 2009. It features live footage, TV shows, music videos, rehearsal footage and some photo montages set to music.

Also on the Brazzaville front, there is a Chinese company that will be releasing 21st Century Girl as well as a “China Only” compilation CD of classic Brazzaville tracks. They are planning on bringing us over there for a 7 city tour in the fall which will be filmed and turned into a DVD as well.

There are lots of shows planned for the fall. As Brazzaville, David Arthur Brown or the Turkish version of Brazzaville, I will be traveling to Russia, China, Turkey, Ukraine and maybe even the USA in the autumn of 2009.

So, I’ll leave it there for now. Brazzaville is not dead. And I don’t think it ever will be as long as there are people in the world who want it to exist.

Yours faithfully,

David Arthur Brown

22 Haziran 2009 Pazartesi

Bir Çocuğun Hikayesi


Bugün yazdığım tarzın dışına çıkarak hatta blogun konseptinin de dışına çıkarak yazacağım. Bu muhtemelen ilk ve son olacak. Bugün size bir hikaye anlatacağım.

"Bir çocuk varmış. Bu çocuk sadece çok zor durumlarda kaldığında, yapabilecek hiçbir şeyi kalmadığında Tanrı'yı aklına getirirmiş. Sadece o zaman dua edermiş. Çocuğun sorunu tam olarak şu:“her şeyi kendi başına düzeltebileceğine inanmak”. Bir insanın her şeyi düzeltebileceğine, her şeyi mükemmel yapabileceğine inanması korkunç bir şey. Kendini Tanrı sanıyorsun, ama insanlar sana inanmıyor.

Çocuğun her şeyi mükemmel yapıp yapamayacağını ben de bilmiyorum. Çünkü hiçbir zaman inanmamışlar çocuğa. Belki bir kişi güvenseydi, bir kişi inansaydı bugün çok farklı bir hikayesi olabilirdi.

Bakın bu çocuğu iyi dinleyin. Çünkü bu çocuk her şeyi biliyor. 20 yıl boyunca insanları izledi. Sadece izleyip durdu. Çoğu zaman da anlam veremedi. Ama gördükleri çok anlamsız gelse de farkındaydı her şeyin.

Neyse, hikaye bu ya, bu çocuk bir gün bir kızla tanışmış. Bu çocuk herkesle konuşmazdı. Çok az arkadaşı vardı. Ama bu kız çok farklıymış diğerlerinden. Hatta bir keresinde, tanıştıktan birkaç gün sonra 12 saat boyunca aralıksız konuşmuşlar. Çocuk hala o günü "ilk defa doğru insanı bulduğumu anladığım gün" diyerek anlatır. Fakat sorun şu ki kız birkaç ay sonra gidecekmiş. Çocuk da bunun farkındaymış. Size ne diyorum; bu çocuk her şeyin farkında! Ama her şeyin farkında olmak her şeyi doğru yapacağın anlamına gelmiyor. Çocuğun o gece, doğru insanı bulduğunu anladığı gece, aynı zamanda yıllardır aradığı insanın kısa bir süre sonra gideceğini anladığı gece eve dönerken aklına yine Tanrı gelmiş. Şöyle bir dua etmiş: “Tanrım, bana ne yapacağını çok iyi biliyorum, lütfen ama lütfen yapma”

Şöyle bir şey var; hayatta her şey güzel gidiyorsa, bir şeyler aniden çok ters gitmeye başlıyor. Hiç sektirmiyor bu. Bu çocuk her şey iyi gitmeye başladığı zamanlar çok korkarmış o yüzden. Bir şeylerin kötüye gitmek üzere olduğunu bilirmiş. İşte o zamanlar yine dua edermiş: “lütfen Tanrı'm ama lütfen sadece vazgeçebileceğim şeyler kötüye gitsin”. Keşke seçme şansımız olabilseydi. Her zaman vazgeçemeyeceklerimiz kötüye gider.

Tanrı'yı sadece zor günlerde aklına getirirsen sanırım seni dinlemiyor. Ya da bilmiyorum, Tanrı'yı iyi zamanında aklına getiren kimseye rastlamadım. Belki kimseyi dinlemiyordur.

Tanrı haliyle çocuğu dinlememiş. Çocuk da olacakları biliyordu. Kızı çok sevmiş çocuk, kızın gitmesi gerektiğini bile bile. Bakın, eğer yüksek bir gökdelenin tepesinden kendinizi bırakırsanız yere çakılırsınız. Brandadan sekip yere yumuşak bir iniş yapmak ancak Tom ve Jerry'de olur. Son her zaman belli.

Kızın gitmesini hiç istememiş çocuk, kalırsa her şeyi mükemmel yapabileceğini söylemiş kıza ama ne fayda. Eğer Tanrı değilseniz size kimse inanmıyor. Yine de bence herkes bir şansı hakeder.

Gitmiş. Çocuk çok üşümeye başlamış. Zaten kış mevsimlerinden nefret edermiş. Ama yine de Haziran'ın ortasında üşümesi çok garip.

Bir belgeselde görmüştüm. Kertenkele kuyruğunu bırakıp kaçıyordu. Çocuk da aynı şekilde eğer çok hızlı koşarsa kendisini arkasında bırakıp kendinden kurtulabileceğini düşünmüş. Koşmuş. Çok koşmuş. Ama ne yaparsa yapsın kendisini hiçbir zaman arkasında bırakmayı başaramamış.

Öyle bir yerlere gitmeliyim ki, gittiğim yerde ben olmayayım."


Zor İşler

Svetlin;


sedürt;


Spicoli;


Bu sıralar blogda hiç yeni yazı olmuyor. Neden? Yukarıdaki kitaplar yüzünden. Birebir aynısı olmasa da canımıza okuyor bu dersler. Tabi bunlar en çok öne çıkanlar oldukları için sahneyi de kaptılar. Tek bi ders olsa keşke. ksp napıyor derseniz, onu bile arayıp soracak vakit yok inanın ki. En son onda da durumlar pek iyi değildi, sonra da haber alamadık. Kendisinin daha aktif olmasını bekliyorum şu günlerde heh heh. Blog sana emanet oğlum.

16 Haziran 2009 Salı

Şampiyon

Sıkıntılarla dolu sezon şampiyonlukla noktalandı. İstanbul'da 50 kişilik bir Lakers topluluğu ile yeri göğü inleterek kazandık üstelik. Görebildiğim şampiyonlukların içinde en kıymetlisiydi şimdiye kadar. Fazla lafı uzatmak istemiyorum, sadece keyfini çıkarmak gerek zira. Tüm Lakers'lıları kutluyorum burdan. Hepimize kutlu olsun, şimdi sıra three-peat'lerde.


Bu da Lakers'lı duruşudur, Mehmet Topuz'a gelsin. Yürü be Mbenga. Seviyoruz.

14 Haziran 2009 Pazar

Haftanın Müzik Listesi 37


  • Tom Jones - Green Green Grass of Home
  • Camel - Lady Fantasy
  • The Rolling Stones - Angie
  • Jefferson Airplane - Somebody to Love
  • Iron Maiden - Aces High
Bu hafta listeyi Sedürt ile hazırladık. Zamanının yakışıklılarından, Galli Tom Jones abimizin klasikleri arasında en sevdiğim Green Green Grass of Home. Tatlı Mary'si ile gezişini, çocukken oynadığı ağaçtan bahsedişini dinlerken, kazın ayağının sanıldığı gibi olmadığı anlaşılınca tokatı yiyoruz. Sonraları Sex Bomb olaylarına falan girse de benim gözümde o siyah beyaz videolardaki muhteşem sesli adam olarak kalacak. Şimdilerde yaş 70'i kilo da tahminen bir 90'ı bulmuş olsa da vaktiyle çok can yakmış olan Grace Slick'in grubu Jefferson Airplane'den Somebody to Love. Jim Carey dahil (Cable Guy) söylemeyen de kalmadı bu şarkıyı zaten. Benim bile evde amatör bir çalışmam var yani. Ve benim son seçimim de Aces High. İstanbul'a yanıma ziyarete gelen Svetlin'in 55 kaymeye bana mısın demeyip, daha önce sinemada izlediği Flight 666'in dvdsini alması üzerine eve gelir gelmez oturduk izledik. Kudurduk. Papua Yeni Gine'ye bile gitmişler lan. Getirin şu adamları. Nice koç yiğide yazıktır. Camel'ı pek bilmem ama Angie için de uzatmadan bir şey söylemiş olayım. Baba, kim bu Angela, yemin olsun ben kahroldum.

Dedi Spicoli; gecenin bir yarısı, çok kısa zaman içinde kendisine
'yarble'larıyla 'devotchka' tokatlarcasına 'in and out' yapacak finallerine aldırmadan.*

*:Urban Dictionary