31 Ocak 2009 Cumartesi

!F İstanbul 2009



Cok dertliyim dostlar. Önümüzde cok sahane filmlerin gösterilecegin bir festival var; ama göz göre göz göre iskaliyorum. 1,5 yil önce Leo ve Kate Winslet`in birlikte oynadigini duydugum günden beri artik gelse de izlesem dedigim Revolutionary Road`dan tutun; sürüsüne bereket academy ödülü adayligi bir kenara, izleyenlerin Cidade de Deus tadi yakaladigini söyledigi Slumdog Millionare`e, Mickey Rourke`un yeniden dogusu denen The Wrestler`a kadar cok sahane filmler gösterilecek bu yil 8. If Istanbul Uluslararasi Bagimsiz Filmler Festivali`nde. Onun disindaki filmler hakkinda cok fazla bir bilgim yok, ayrica bir ilgim yok, evet; ama sagda solda sudur budur okudum biseyler. Güzel seyler var diyorlar. Dedigim gibi ben üzülerek katilamayacagim festivale. Aylardir ogul özlemiyle yanan tutusan anamin kucagina gidiyorum o tarihlerde. Biletler 1 Subat itibariyle satilmaya baslaniyor, siz iskalamayin aman. Unutmadan Sineofrenik bilet hediye ediyormus yarismayla, isterseniz bir göz atin.

Electrolux Flatshare Fridge


Birkac ay evvel Stuff`ta görmüstüm, daha sonra unutmusum. Gecen gün eski dergilere elimi atinca yeniden gördüm, yine unutmadan paylasayim dedim. Bu ürünü Stefan Buchberger Electrolux Design Lab 2008 icin tasarlamis. Viyanali üniversite ögrencisinin ilhamini nereden aldigini söylememe sanirim gerek yok. Yarismada 1. olan Buchberger  5000 euroluk 1. ödülünü cukka yapmanin yaninda 6 ay da staj yapma hakki kazanmis Electrolux firmasinda. Tüm bunlarin ötesinde; henüz konsept bir ürün olsa da yakin zamanda seri üretime gecirilebilecek bir projeye imza atmis oldugunu da yarismanin jüri baskaninin "tüketicinin ihtiyac ve beklentilerini karsilayacak bir ürün" sözlerinden anlamak mümkün. Ürün temel prensip olarak ana bir gövde ve isteginiz dogrultusunda 4`e kadar eklenebilir parcadan olusuyor. Kolayca birbirinden ayrilma ve tasinabilme özelligi var bu parcalarin. Projenin ana fikri buzdolabinizi baya baya 5 ayri parcaya bölmek kisacasi. Konu hakkinda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenleri suraya yönlendirebilirim.

Yaratici fikirlerin karsiligini aldigini görmek güzel.

Kamu Maliyesine Giriş


Umut Sarıkaya'dan

30 Ocak 2009 Cuma

All Star 2009 - Trio


Phoenix'de yapılacak olan All-Star 2009 için ilk 5'lerin ardından yedek oyuncular da belli oldu. İlk 5'ler şu şekildeydi;

Doğu: A. Iverson- D. Wade- L. James- K. Garnett- D. Howard

Batı: C. Paul -K. Bryant -A. Stoudamire- T. Duncan-Y. Ming

Yedekler de şu şekilde seçildi;

Doğu: J. Nelson- P. Pierce- J. Jonhson- C. Bosh- D. Granger- D. Harris- R. Lewis

Batı: C. Billups- T. Parker- D. Nowitzki- B. Roy- P. Gasol- S. O'neal- D.West

İlk 5'ler zaten taraftarların seçimleriyle belirleniyor. Çin sağolsun Rockets'a baya yüklenmişlerdi Cp3 son anda T-Mac'i geçebildi. İlk 5'lerde sürpriz yok zaten, hak etmiyor diyebileceğim adam da yok pek. Iverson belki bi ihtimal olmayabilirdi ama o fanları sayesinde ölene kadar seçilmeye devam edecektir.

Yedek kadrolarda Nba'deki takım koçlarının oylarıyla belirleniyor. Her koç kendi takımındaki oyuncular dışındaki oyuncular oy verebiliyor. Doğu'ya baktığımızda Orlando'dan 3 oyuncu olması biraz beklenen biraz da beklenmeyen birşeydi. Orlando'nun bu seneki performansı herkesi şaşırttığı için oldu biraz da 3 oyuncu. Tabi bu sene maçları pek takip etmeyen biris lan bu Nelson nasıl All-Star oluyo diyebilir ama bu yıl gerçekten kendini geliştirdi adam bariz bir şekilde. Kötü oynadığı maç yok yani. Lewis de bu kadronun bu performansı yakalamasında önemli bi yere sahip. Tabi Hidayet'in geçen yılki performansından sonra seçilemeyip bu yıl 3 oyuncu seçilmesine rağmen orda olmaması üzücü olsa da bu yılki performansıyla hak etmediği ortada. Keşke geçen yıl Orlando böyle bir performans yakalasa da Hidayet de olsaydı bu kadroda. Kısfmet. Onun yerine eleştirilebilecek tek nokta Orlando'da 3 oyuncu alınıp Cavs'den tek oyuncu alınması olabilir. Belki Mo Williams-Nelson değişikliği olabilirdi ama bu durumda kimsenin itiraz etmesi gereken bi durum değil. Doğu'da hak etmeyen yok bu ünvanı ama ufak değişiklikler de olabilirdi tabi.

Batı'da ise West'in kadroda olmasına şaşırdım herkes gibi. Geçen yılda yaptığı çıkış ve biraz da ev sahibi torpiliyle kadroya çağrılmıştı ama bu yıl çağrılması şaşırtıcı oldu. Özellikle Minnesota'lı Al Jefferson'a büyük bir ayıp yapıldı diye düşünüyorum. West'den önce çağrılması gereken isim oydu, hatta ben olsam Durant'i bile West'in önüne koyarım. Bu oyuncular galibiyet yüzdesi düşük takımlarda oynuyor diye göz önüne alınmıyorlar ama istatislikler de ortada sonuçta. Kaldı ki takımın en önemli hücum silahı oldukları için tüm dikkatler de üzerlerinde oluyor savunmada.

Neyse artık kadrolar belli oldu, yapacak bişey yok. Zaten son yıllardaki gibi yine keyifsiz bir all-star olacak. Bu sene bu maçı tek izleme sebebi Phil-Kobe-Shaq üçlüsünün yeniden bir araya gelecek olması. Los Angeles'daki olaylı yazdan sonra aynı takımda göreceğiz bu üçlüyü. Bakalım neler olacak? Zaten bu keyifsiz maçlar Shaq, Carter bişeyler yaparsa izlenir hale geliyodu. Carter yok umudumuz Shaq ve diğer ikisi.

29 Ocak 2009 Perşembe

Davos'ta bir Kasımpaşalı


Bu kadar üst düzey bir panelde böyle bir tartışmaya canlı şahit olmak gerçekten de garip bir duyguydu.Açıkçası ekran başında epey heyecanlandım.Biz Erdoğan'ın bu tavırlarına alışkınız ama adamlar görünce afalladılar tabi ki.Tayyip Filistin konusunda çok hassas.Diğer taraftan Simon Peres de kışkırtınca, Tayyip de karşılık vermek istedi.Bence en büyük hata oradaki panel yöneticisinindi.Sonuçta bu kadar önemli ve üst düzey takip edilen bir panelde 5 dakika daha uzun olması bir şey değiştirmezdi.Erdoğan'ın sürekli koluna dokunması ve sözünü kesmesi hiç hoş değildi.Klasik Tayyip.Hemen fevri davrandı ve "Benim için Davos bitmiştir" açıklamasıyla paneli terketti .Tabi ki Davos başkanı ile panelden sonra yaptıkları basın toplantısında daha yumuşaktı."Böyle yöneticilerle Davos'a gelmem" e döndürdü işi. Peres de üstüne çok gelindiğini düşündü galiba, direk Tayyip'e yönelik sert cevaplar verdi.Ortam gerildi. Fakat işin bir de gerçek boyutu var.Hamas bir terör örgütü olabilir.Bu tartışılır.Fakat ölen 400 çocuk da Hamas militanı değildi ya.Erdoğan bu tavırlarıyla Türkiye ve Arap dünyasında müthiş prim yapar.Fakat Batı'da da epey puan kaybetti.Açıkçası ben bir T.C vatandaşı olarak daha saygılı ve sakin bir yönetici isterdim. Ayrıca Hamas konusunda da Hamas'ın hatalarını daha güçlü ortaya koymasını beklerdim. Terörist olarak adlandırılan bir grubun hamisi gibi görünmek dış politikamıza zarar verir.Son zamanlarda Türkiye çevresinde etkin bir rol kapmaya çalışıyor.Bakalım bu gelişmelerin o role etkisi ne olacak.Arap dünyası şimdiden "Hoşgeldin Türkiye" naraları atmaya başlamış.Ama önemli olan Amerika'nın bizi o rolde kabul etmesi.

Bullet Tooth Tony

So, you're obviously the big dick. And that, on either side of you, are your balls. There are two types of balls; there are big brave balls, and there are little faggot balls. Dicks have drive and clarity of vision. But they're not clever. They smell pussy and they want a piece of the action. And you thought you smelled.

Some good old pussy. And have brought your two little faggot balls along for a good old time. But you've got your parties muddled up. There's no pussy here. Just a dose that'll make you wish you were born a woman. Like a prick... You're having second thoughts. You're shrinking and your two little balls are shrinking with you. The fact that you've got ''replica'' written on the side of your gun and the fact that I've got ''desert eagle .50'' written on the side of mine. Should precipitate. Your balls into shrinking, along with your presence.

Now fuck off.


***

Hayatımda izlediğim en harika sahnelerden, en unutulmaz repliklerden. Benzetmenin tarifi imkansız. Snatch deyince aklıma direk bu sahne geliyor nedense. Filmdeki en kral karakterdir gözümde, Vinnie Jones'a saygılar.

Video Games

15 $. Ilk önce terssoruisareti`nden ( yeni kesfettim, cok begendim.) Typo Tees Blog`a ulastim, oradan da buna. Güzel modeller var, epey dolastim. Hangisine yer versem blogda diye kararsizlik yasadim. Hele bir "I only sleep with Democrats" vardi ki en fanatiginden cumhuriyetciyi yola getirir. Sonra bunu görmemle her sey netlesti, t-shirt vasat ama fotografsdskmsös... 

28 Ocak 2009 Çarşamba

Neler Dönmüş Serhat Ya # 1

Uzun zamandır kamarayı boşlamıştım.Fakat yeni bir seriyle karşınıza geliyorum.Bu seride uzun süre izleyip,takip ettiğimiz fakat bir sebepten dolayı akıbetlerini öğrenemediğimiz kişileri ve olayları araştırıp neticelendireceğiz. İlk konuğumuz da efsane çizgi film Kaptan Tsubasa ve karakterleri olacak.

Tsubasa, çocukluğumun en inanılmaz çizgi filmiydi.Çocukluğun getirdiği salaklıkla 25 dakika boyunca top sürüp 82 adam geçen ve 62 metre yüksekten vurduğu kafayla takımını galibiyete ulaştıran bir çocuğun hikayesi birçokları gibi bana da çok ilginç gelmişti.

Uzun süre bölüm sektirmeden takip edip,ertesi gün arkadaşlarla hararetli tartışmalara ve incelemelere girdiğimiz, hatta bir ara çim sahaya gidip (Bu bölüm tamamıyle gerçektir!) çizgi filminde gördüğümüz hareketleri yapmaya çalıştığımız (Allah’a şükür sakatlanmadan döndük) efsane dizi Tsubasa ‘nın yayın hayatına son verilmesi bizi tarif edilemez kederlere sürüklemişti.O dönemki internet kullanma acizliğinden dolayı diziyi neticelendirememiş ve ilerleyen zamanda ilgimin azalmasıyla peşini de bırakmıştım.Ta ki üniversite yıllarında DC denen o inanılmaz paylaşım ağının bana sunduğu hizmetlerin sonucunda tekrar karşılaştık Tsubasa’yla.

İndirdiğim bir bölümde kendisini epey büyümüş gördüm.Üstündeki forma da çok tanıdık geliyordu.Biraz daha izleyince Barcelona olduğunu anladım ve” Vay anam vay neler dönmüş Serhat ya” repliği eşliğinde başladım “neler döndüğünü” araştırmaya. Takip edenler zaten bilir de unutmuş olanlar için bir kez daha karakterleri anımsayalım.

Ana karekterimiz Tsubasa Ozhora.Babası denizciydi bu kardeşimizin.Pek görüşemiyorlardı.Annesiyle yaşayan Tsubasa’nın hocası ve arkadaşı Roberto’nun aynı evde kalması o zaman bana epey manidar gelmişti.Hep aklımda “Ulan bu Tsubasa okula gidince…” sorusu dönüp durdu.Neyse işin fazla magazin boyutuna girip fazla da iğrençleşmeden devam edelim. Dizinin izleyemediğimiz bölümlerinde Tsubasa küçüklük ideali olan Brezilya’da top oynama fikrini en sonunda gerçekleştirmiş ve Sao Paolo’nun yolunu tutmuş.Başarılı futbolunu Japonya’yı Dünya Gençler Şampiyonluğu' na ulaştırarak süslemiş ve Dünya devi Barcelona’ya transfer olmuş.Çocukken hep kenarda ona tezahürat yapan,Tsubasa’nın peşinde o deplasman senin bu maç benim koşturan Sanae adındaki bacımız da amacına ulaşmış ve Tsubasa ile dünya evine girmiştir.Öğrendiğim kadarıyla çocuk beklemektelermiş.Allah analı babalı büyütsün.

Tsubasa’yı Tsubasa yapan adam.Taro Misaki. Adeta bir Scottie Pippen gibi Tsubasa’yı zireveye taşıyan isim olmuş.O da Japonya’dan Fransa’nın yolunu tutmuş, önce Marsilya sonra da Paris SG formaları giymiş.

Tsubasa’nın ilk rakibi diyebileceğimiz efsane kaleci Genzo Wakabayashi.O da Almanya yolcusu olmuş.Hamburg’un kalesini korumakta.

Tsuabasa’nın en büyük rakiplerinden Kojiro Hyuega.Sonraları iyi arkadaş olmaya başlamışlardı fakat biz o güzel günleri tam görememiştik. Hyuega da en iyi zamanında Juventus’a gitmiş.Tabi İnzaghi’li Trezegeut’li Del Piero’lu kadroda kendisine yer bulmakta zorlanan Kojiro (Dizide gerçek oyunculardan esinlenilmiş karakterler mevcut) daha küçük bir takıma Reggina’ya giderek futbol yaşamını devam ettirmekte imiş.

Üstte bahsettiğim Tsubasa’nın hocası Roberto da Brezilya’nın teknik direktörü olmuş. Başarılar.

Bi de hep kalbi çatlayan Misugi ile hafiften saf olan İshizaki vardı.Onlar Japonya’dan ayrılmamışlar.

Futbol topunun küçükken hayatını kurtardığı iddia edilen efsane adam Tsubasa futboldan hayatını kazanmaya devam etmekteymiş gördüğümüz kadarıyla.Ben yeteneğini kullanamayıp barda pavyonda paraları ezdiği ve kumar batağına saplanıp Japon mafyası tarafından öldürüldüğü bir hikayesi olmasını beklerdim.Yanılmışım.

Seri hakkında daha fazla bilgi almak,anime izlemek ya da mangaları okumak isteyenler http://www.tsubasatr.net/ adresini ziyaret edebilir.

Beni Bir Kere Dövdüler


beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

geceleyin dövdüler dişlerimi tükürdüm

 

emirgan'la aramız çok eskiden beri yok

niye ölmedim diye bana bozuluyor

ötekiler şurda burda azar azar gördüğüm

çakıdan bozma itler sustalı birileri

fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

bir vakit omuzlarım tutmadı dişlerimi tükürdüm

 

boşyerlerime vurdular yumrukları duruyor

gecenin bir saatinde gizlice kustum

bir böcek yürüyordu boynumdan içeri

burnum mu kanıyordu ağlıyor muydum

büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

ayıran eden çıkmadı susadım su veren yok

kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm

çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı

omzum bir vakit tutmadı dişlemi tükürdüm

 

fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

hiç kimse o halimde görsün istemiyordum

eczane aramak filan aklımdan geçmedi

sıcak bir şeyler içmek otelde motelde

kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm

dağıtılmış suratımı avuçlarına saklamayı

ağlamayı düşünürdüm kim bilir belki de

bir vakit omzum tutmadı dişlerimi tükürdüm

 

beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

senin için dövdüler dişlerimi tükürdüm


Attila İlhan



Bugün bana siir budur dedirtti.

Best of Kemal Sunal

Daha önce de belirttiğim gibi sıkı bir Türk sineması taraftarıyım. Sıkı bir takipçisi diyemem ama taraftarıyım. Aradaki fark ne diyecek olursanız şöyle açıklayayım; televizyonda bir türk sineması denk geldiğinde mutlaka izlemeye çalışırım, yani abi türk filmleri bi boka benzemiyor, hep aynı saçmlalıklar, o ne öyle şimdi ne varsa yabancılarda var diyen ve türk sinemasından kaçan biri değilim. Gene anlaşılmadı farkındayım ama en basitinden şöyle diyim çok iyi bir izleyiciyim, evet evet bu oldu sanki.

Çok fazla sayıda Türk filmi izlemişimdir Cüneyt Arkın'lı, Kadir İnanır'lı, Tarık Akan'lı, Kemal Sunal'lı. Lafı da Kemal Sunal'a getireceğim zaten burdan. Birçok filmini bu kadar izlemiş biri olarak "top ten" Kemal Sunal yapayım bari diye düşündüm. Kemal Sunal ilk rolünü 1972'de Tatlı Dillim adlı filmde birkaç sahnede görünerek almış. Daha sonrasında ise Balalayka çekimleri için Rusya'ya gitmek üzere bindiği uçakta (uçak fobisi olmasına rağmen) hayata veda edene kadar 82 filmde rol almış toplamda. Bunların çok büyük bir çoğunluğu komedi filmidir, ama bazı filmler komedi olmasına rağmen yer yer gözleri doldurmaktadır aynı zamanda.


Kemal Sunal komedi filmi yaparken çoğu zaman dönemin sorunlarını konu alarak bunu yapmaya çalışmış. Mesela Orta Direk Şaban'da her gün kahveye gittiğinde zam gelmesi ve her zam haberini aldığında baygınlık geçirmesi o dönem yapılan zamlara güzel bir göndermedir. Davaro'da mesela o zamanların en önemli sorunlarından biri olan kan davasını işlemektedir Kemal Sunal, Kibar Feyzo'da ise başlık parası adı altında kadınların bir eşya gibi satılırcasına evlendirilmesini konu edinir. Almanya'ya çalışmak için giden Türklerin yoğun olduğu dönemde çektiği Gurbetçi Şaban, kiracıların sorununu ise Kiracı filme dile getirmiştir. Umudumuz Şaban'da da gecekonduları elinden alınmak üzere olan insanları mafyaya karşı korumuş, evlerini kurtarmıştır. Bunun gibi bazı örnekler daha da artırılabilir tabi ama dediğim gibi Kemal Sunal sırf gülmek için güldürmemişti çoğu zaman. Döneminkendine has sorunları üzerine eğilerek bunları yapmıştı.

Kendi adıma ençok sevdiğim Kemal Sunal filmlerini sıralarsam şöyle bir liste yapardım. Esasında listeyi yaparken çok zorlandım ama genel olarak hepsi de çok güzel, ayırt etmek de zorlandığım filmler. O yüzden bir sıralama değil de en iyi 10 film gibi düşündüm.

10- Zübük: Kemal Sunal dolandırıcı bir devlet adamını canlandırır. Köymuhtarlığından meclise kadar bu kimliği sayesinde yükselir, rüşvet alarak kısacası namussuz olarak. Kötü adam rolünde güzel bir performans İbrahim Zübükzade'den.

9- Tokatçı: Başlık parasını toplayıp köyüne dönerken paraları çalınan Osman İstanbul'a tekrar gider ve asker arkadaşı Şevket'i bulur. Bu film deyince aklıma direk "Karbonat Erol" geliyor.

8- Şark Bülbülü: "Bana Mazlum'u getirin." Kemal Sunal burda da başlık parası için şehre gider ve çok zengin bi şarkıcı olarak köye döner. Köyü ağadan kurtarır.

7- Şabanoğlu Şaban: "Ramazan hücum borusu nasıl çalınıyodu?" Şener Şen, Halit Akçatepe ve Kemal Sunal hangi filmde bir araya gelmiş de müthiş olmamış zaten. Gülmekten yerlerde yuvarlandık dedikleri filmlerden.

6- Kapıcılar Kralı: Yıllar sonra Bizimkiler'in kapıcısı Cafer'e bile ilham olmuş bir yapıt. Tek kişilik şov resmen. "Seyit, bana iki votka." Bununla beraber Çöpçüler Kralı ve Bekçiler Kralı da var tabi.

5- Süt Kardeşler: Yine Halit Akçatepe, Şener Şen ve Kemal Sunal üçlüsü. "Gulyabani" desem yeter heralde.

4- Yedi Bela Hüsnü: "Şimdi ananı laciverde boyadım itoğlu it." Kahramınımız Hüsnü hem mahalleyi kötü adamlardan kurtarır hem de Hüsniye'yi tavlar böylece. Yine Şevket Altuğ var burda da. Korkusuz Korkak, Avanak Apti, Sakar Şakir bu dönemde çekilen diğer filmer. Ama onları bunun arkasına yazarım.

3- Tosun Paşa: Seferoğlulları vs. Tellioğulları, Kemal Sunal & Şener Şen. "Salıverin küçük enişteyi."


2- Hababam Sınıfı Serisi: İnek Şaban, Damat Ferit, Güdük Necmi, Mahmut Hoca. Türk sinema tarihinin en iyi yapımlarından biri zaten.

1- Kibar Feyzo: Benim için her zaman bir numaradır. Burda da İlyas Salman ve Şener Şen Kemal Sunal'a eşlik eder Müjde Ar'la birlikte. Şener Şen'in ağalığı, Hacı Hüso'nun Feyzo'ya çektirdiği çileler... "Ağaya Beleş" Davaro'yu da bu kategoriye soktuğumdan fazladan yer kaplamasın diye yazmadım, yoksa ilk 5'e girer her türlü.

26 Ocak 2009 Pazartesi

The Smoky Eye


Son dönemin popüler isimlerinden Anne Hathaway, 2008`den bu yana oyunculuk yanında Lancome için modellik de yapıyor. Bembeyaz, kusursuz cildi ve dolgun dudaklarıyla çok yerinde seçim olduğu bir gerçek. Bu fotoğrafın dikkat çekici unsuruysa gözler. Göz makyajı karşısında nutkum tutuldu, çok başarılı. Fotoğrafın üzerine tıklanınca demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Yeni moda ''The Smoky Eye''a bayıldım. Hep aklımda olanı karşıma çıkarttı.

Not: Fotoğrafı ilgiyle takip ettiğim Sinemaestro'dan aldım.

25 Ocak 2009 Pazar

Acayip Modern Toplum Eleştirisi - 1

Geçenlerde bir arkadaşım msn'den bi kıza ilan-ı aşk eyledi. İçkiliydi zaten böyle saçma bir girişimde bulunurken. Bu çocuğun başına ne geldiyse içkiden geldi hep. Ne zaman içse hayatının en saçma hikayelerini yaşadı, her seferinde de pişman oldu. Sonra içkiye tövbe edip ertesi gün yine başladı. Her neyse bu açıldıktan sonra kız cevap yazmadı buna. Hiçbir şey yazmadı. “Evet hayır bişey de” dedi, kız gene yazmadı. Böyle geçen 2 saatin ardından bu eleman “abi heralde bilgisayar başında değil” dedi. Lakin hayat bazen çok acımasız olabiliyor. Zira bu eleman tam bu cümleyi sarfederken kız kişisel iletisini kaldırdı. Ardından bir buçuk saat daha cevap gelmedi. Başladı bizim eleman bana içini dökmeye. Bunlar çok eğleniyorlarmış beraber, “karnımızı tuta gülerdik beraberken” falan dedi. Komik biridir de eleman, ağzı çok iyi laf yapar hakkaten. Başladık bununla tespitler yapmaya. Abi “kızlar hep böyle, lan yapmadığımız maymunluk kalmıyor, maksimum eğlence falan ama olay mizahta eğlencede değil demekki, sektörde buna iş çıkmıyor” falan konuşup durduk. Kızlar hakkında atıp tuttuk, bir sürü tespitler, “ben seni arkadaş olarak görüyorum” klişesinin psikodinamik temelleri konulu tartışmalar falan inanılmaz şeyler oldu. En son bu arkadaş üç buçuk saatlik cevapsız bekleyişin ardından bana bu olaya ihafen şu şiiri okudu:

Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar.

İşte beni bu yazıyı yazmaya gark eden olay budur dostlar. Msn'den açıldığı kızdan cevap gelmeyince bu güzelim Necip Fazıl'ın şiirini bu olaya uyarlayınca tüylerim diken diken oldu. Bir anda arşa yükseldim. Her şeyi tepeden gördüm. Gördüğüm şey şuydu: “günümüz aşkları çok garip lan”

Şimdi sizlere modern bir aşk hikayesi anlatacağım. Adeta bir itörnıl sanşayın of dı sıpatlıs maynd tadında romantizm, fayt kılab tadında modern toplum eleştirisi ve ıssız adam tadında bir ıssızlık...

"Sen hiç her internete girdiğinde heyecanla facebook'a girip aşık olduğun ve bir türlü açılamadığın kızın ilişki durumuna heyecanla bakar mısın? “Single” ibaresini görünce aptal aptal sırıtır mısın? Ve bir gün hiç beklenmedik bir anda “in a relationship” yazısı anasayfanda gözüktüğünde hüzünlerden hüzünlere yelken açmak nedir bilir misin? İlişki durumunun değişmesine gelen “oo hayırlı olsun hanfendi darısı başımıza” tadındaki yorumları okurken sinirden winamp açıp en sert böyle brutal vokalli falan metal müzik dinleyip sinirini atmaya çalışmak nedir bilir misin? Bilemezsin tabi. Sen hiç aşık olmadın ki..."

Modern bir aşk hikayesini, toplumun kanayan bir yarasını, gençliğin içinde bulunduğu psikolojik dehlizleri aktardım sizlere dostlarım. Bir dahaki yazımda tekrar görüşmek dileğiyle. Esen kalın.

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 20

Benim için çok özel olan bir başka filmle karşınızdayım. İzlediğim günden beri herkese tavsiye ederim, hatta yanlarına gider ben de bir izlerim tekrar tekrar. Filmi kimle izlediysem hepsinin ortak tepkisi şuydu: “adamlar yapıyor abi”. Bu laf çok önemli. Bir filmin gelebileceği en üst noktalardan birisidir bu. Neyse filmimize gelelim.

2000 yapımı bir Christopher Nolan filmi Memento. Guy Pearce, Carrie – Anne Moss ve Joe Pantoliano ise başrollerde.

Karısının ölümünden sonra kısa süreli hafıza kaybı yaşayan Leonard adlı bir adamın hikayesi anlatılıyor filmde. Leonard o olaydan sonra öğrendiği, gördüğü, duyduğu her şeyi on dakika içerisinde unutuyor. Karısının intikamını alabilmek için ve bunu yapmayı unutmamak için vücudunun her yerine dövmeler yaptıran, cepleri kağıtlara not ettiği ipuçlarıyla dolu tuhaf bir adam. Konusu kesinlikle çok iyi filmin. Ama filmi benim için bu kadar özel yapan bir şey varsa o da kurgusudur. Sondan başa doğru ilerleyen ve bunu yaparken kusursuz ve hatasız bir şekilde ilerleyen kurgusu insanı kendine hayran bırakıyor. Her saniyede her karede olayların öncesine dair farklı şeyleri buluyorsunuz. Filmden alınan keyif de parçalar birleştikce yükseliyor ve filmin finaliyle beraber zirveye çıkıyor.

Christopher Nolan'ın adeta yönetmenlik dersi verdiği, oyuncuların çok başarılı olduğu ve izlerseniz kesinlikle pişman olmayacağınız “adamlar yapıyor abi” diyeceğiniz bir film. İyi seyirler.

Haftanın Müzik Listesi - 20


  • Pink Floyd - Echoes
  • Dire Straits - Telegraph Road
  • Jethro Tull - Aqualung
  • The Doors - The Soft Parade
  • Deep Purple - Child in Time
Bu haftaki listeyi özel olarak sectim. 20 haftadir liste yapiyoruz ve tabloya yazardan ziyade bir müziksever olarak bakinca,  önemli bir kalitenin var oldugunu düsünüyorum. Bu sefer ise isi bir adim öteye götürmek istedim. Kendi adima en sevdigim gruplarin, hemen hemen, en sevdigim eserlerinden birkacini topladim ve tek listeye koydum. En cok Pink Floyd konusunda zorlandim, ne koysam giderdi aslinda, müzikal anlamda bir mucize olan Echoes`u sectim. Ben, Echoes`u bir sarki olarak tanimlayamam; bütünüyle bir sanat eseridir benim icin. Telegraph Road da nefis bir sarkidir, özellikle son 5 dakikasindaki gitar solosuna kendini kaptirmayacak insanin hislerinden süphe ederim, cok özeldir. Aqualung, temposuyla, anlattigiyla, nefis melodisiyle 40 yili devirmis Jethro Tull`in ayni adi tasiyan müthis albümünün bana kalirsa en iyisidir. Daha önce de yer verdim listelerimden birinde; ama bu sefer ki özel iste. The Soft Parade listede daha önce yer verdigim diger sarki. The Doors`un en bilinen en sevilen eserlerinden degil, yalniz dönemine getirdigi farkla, icinde birden fazla ilgisiz bölüm icermesiyle -Bohemian Rhapsody ile bu konuda cok benzerler- o da esizdir. Hele ki sarkinin girisinde Jim Morrison`in insanin icine isleyen ve allak bullak eden siiri en sevdigim yeridir. Son olarak Child in Time. Ian Gillan`in insanlik tarihinin gördügü belki de en essiz vokali yaptigi sarki. Tüyleri diken diken eden, bir insandan cok yarali bir hayvani andiran cigliklari ve Blackmore`un costuran gitariyla kendinden gecirir adami.

Ustalara saygi kusagini epey aksattik, bu liste de ona bir göz kirpma olsun hali hazirda. 

Alternatif Sınav Dönemi Sonu Kutlaması


Yeni bir karar aldım an itibariyle. Tuvalette geldi aklıma. Her sınav dönemi bittiğinde kendimi ödüllendirmeye karar verdim. Ama öyle sıradan bir ödüllendirme değil dostlar. Herkes bilir sınav sonrası kafayı çekmeyi, partilerden partilere koşmayı. Değişik bir şey var aklımda. “change we need”

Çocukken eve salam falan alındığı zaman üç kardeş olduğumuz için aynı zamanda orta direk bir aile olduğumuz için ekmek arasına salamlar ve hatta varsa yanında kaşar annem tarafından itina ile kesilir öyle konulurdu ekmek arasına. Sayısız öğün çıkardı oradan bize. Hep düşünürdüm “ulan bir gün hayvanlar gibi o salamdan ve kaşardan yiyebilecek miyim?” diye.

İşte dostlarım o büyük gün bugün. Sınavlarım bitti ve cebimde iyi bir para kaldı. Gittim marketten bir adet macar salam bi de 250 gr kaşar peyniri aldım. Oturdum bilgisayarın karşısına. İkisini de ekmeksiz, ısıra ısıra, hayvanlar gibi yedim. Şuanda yaşadığım mutluluğu anlatmaya kelimeler yetmez. Bir sınav kutlaması ancak bu kadar içten ve aynı zamanda bu kadar orgazmik olabilirdi. Bir dahaki sınavlar bittiğinde ne yapacağım aklıma gelmedi şimdi. Ama her türlü önerilerinizi bekliyorum. Önümde uzun yıllar olduğuna göre hepsini tek tek deneyebilirim diye ümid ediyorum.

23 Ocak 2009 Cuma

Zararlı Cemiyet


by Umut Sarıkaya

22 Ocak 2009 Perşembe

Paylaşmak İstedim - 2


Tembel ve ders çalışmayı sevmeyen bünyelerin sınav dönemlerinde içinde bulundukları içler acısı bir tabloyu aktaracağım sizlere dostlar. Sınav dönemine girmiş tembel bir öğrencinin birim zamanda tuvalete gitme sayısında yaklaşık yüzde yüz ellilik bir artışı gözlemlemiş bulunuyorum. Hatta aynı öğrencinin normalde tuvaletten çıktığında elini yıkamamasına ya da en fazla tuvaletteki lavaboda şöyle bir suya tutmasına rağmen sınav dönemine girildiğinde tuvaletten çıkınca üşenmeyip bir de banyoya gidip elini güzelce sabunlayıp 2-3 dakikalık el yıkama seromonileri yaptığı bunun üstüne bir de aynada kendisine bakıp saçını başını düzelttiği akabinde de aynaya değişik pozlar verdiği ayrıca tespit edilmiştir.

Kahrolsun öğrenciyi dersin başından kalkmak için böyle ucuz numaralara iten, öğrenciyi kendisinden başka biri gibi davranmaya sürükleyen sınav dönemleri! 

20 Ocak 2009 Salı

Atlas Silkindi

Ne zamandır kitap incelemesi yazmadığımı farkettim. Bu aralar sınav dönemi olduğu için hem okumakta hem de buraya bir şeyler yazmakta zorlanıyorum. Bu yüzden benim daha önceden bizim liseden dönem arkadaşlarımızla kurup daha sonra tutmayınca kendi halinde bıraktığımız forumda yazdığım inceleme yazısını doğrudan buraya aktarıyorum.

Ayn Rand'in 1957 yılında yazdığı bir roman Atlas Silkindi. Tüm zamanların en çok okunan felsefi romanı deniyor kitap için. Çıktığı günden bu yana her yıl ortalama 200.000 satmış. Amerikalıları İncil'den sonra en çok etkileyen kitap deniyor bu kitap için.  Kapitalizm üzerine yazılmış bir kitap. Hatta kapitalizmin İncil'i denebilir biryerde de. 

Bu kitabı özellikle komünist-sosyalist düşünceye merak salmış arkadaşlara tavsiye ediyorum. Çünkü insanlar genelde hiç bir zaman karşıt görüşü savunan şeyleri okumazlar. Ama bence savunduğun şeyi bilmek kadar neyin karşısında olduğunu da bilmek önemli. 

Kitabın içeriğine geleyim birazcık. Kitap kapitalizmi ve serbest piyasayı anlatıyor. Özel demiryolu şirketi sahibi bir kadın ve çelik fabrikası sahibi bir adam üzerinden kapitalist düzen işleniyor. Fakat kitabın beni en çok etkileyen kısmı komünist düzen kitaplarında sürekli ihmal edilen adeta ideal şartlarda hazırlanmış kendinden önce başkalarını düşünen insanlar yerine kişisel hırsları olan daha gerçek insanların bu kitapta varolmasıydı. "Biz" yerine "ben" denilen bir dünya anlatılıyor kitapta ki bence gerçek dünya buna çok daha yakın.  

Kitapta eksik bulduğum şey ise şuydu. Kitapta devletçilik ve sosyalizmi savunan karakterlerin inanılmaz zayıf ve iki yüzlü karakterler olması ve yazarın bu zayıf karakterler aracılığıyla sistemin tümüne saldırıp o görüşü çürütmesi pek adil olmamış. Hele ki kitapta kapitalist düşünceyi savunanların çok zeki çok ileri görüşlü üst düzey karakterler olması bu durumu iyice vahimleştirmiş. Karakterlerin daha adil mücadele vermesi bence daha iyi olurdu. Ama neticede ideoloji kitabı bu, çok da şaşırmamak lazım. 

Son söz: Bugüne kadar toplum düzenlerinden sadece komünizmle ilgili kitapları okumuş biri olarak diyebilirim ki pek çok açıdan ufkumu açan bir kitap oldu. İki sistemin de doğrularını ve yanlışlarını daha iyi yargılayabilme açısından bana çok katkı sağladı. Şiddetle tavsiye ederim.

19 Ocak 2009 Pazartesi

. . .

Bugün iki yıl oldu o aramızdan ayrılalı. Gitmeden önce son yazısında "Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz" demişti. Dokundular. Cinayetin arkasında kimin olduğu belli değil. Ergenekon diyorlar,devlet destekledi diyorlar, asker diyorlar. Kimin eli kimin cebinde belli değil zaten. Artık umdrumda da değil zaten. Bildiğim tek bir şey varsa o da bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ömür boyu "bir utanç lekesini daha" alnımda taşıyacağımdır.
*Eser: Fırat Yaşa

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 19

2006 yapımı harika bir soygun filmi. Yönetmenliğini fanatik Knicks taraftarı Spike Lee'nin yaptığı filmin başrol oyuncuları da Denzel Washington, Clive Owen ve Jodie Foster. Filmin girişindeki müzik de çok güzel, belirtmeden geçmeyeyim.

Denzel abimiz çoğu filmde alıştığımız üzere yine bir polisi canlandırıyor. Clive Owen da -ki hastasıyım- soygunu yapan grubun lideri ve beyni olarak karşımıza çıkıyor filmde. Jodie Foster'ın ne yaptığını tam çözemedim esasında bir çeşit aracı gibi birşey ama.

Çok sade ve kusursuz tasarlanmış bir soygun planını anlatıyor bizlere Spike Lee. Soygun deyince öyle Ocean's serisindeki gibi çeşitli tırıvırılar yok ama mükemmel şekilde hazırlanmış zekice bir plan var. Ayrıca sadece para için hırsızlık yapılmayacağını da anlatan bir soygun işleniyor filmde. Denzel abimiz her ne kadar uzman bir dedektif olsa da Clive Owen karşısında işi o kadar da kolay değil bu filmde. Clive Owen'ın bu filmdeki karizmasına hayran kalmayan çarpılır ayrıca.

Şöyle bir film izleyeyim beni şok etsin, zekice hamleler göreyim, hayran kalaym diyen varsa bu filmi kaçırmasın. İyi seyirler.

18 Ocak 2009 Pazar

Sometimes a Great Notion


Hastasi oldugumuz dizi Battlestar Galactica 4. sezonuna uzun bir ara vermisti. Nihayet döndü. Az önce 11. bölümü, Sometimes a Great Notion`i izledim. Yine cok iyiydi. Müzikler her zamanki gibi enfes, hikaye kaldigi yerden tokatlamaya devam ediyor. Bölüm genel olarak özenilerek cekilmis. Yönetmenlik falan, yani kisaca toptan; bir dizi olmak icin fazla iyi bir bölümdü. Zaten dizinin digerleriyle arasinda bariz bir fark var. Yaziyi blogun tepesinde de acildigi günden beri salina salina dalgalanan o muazzam sözle bitireyim: "This has all happened before and it will happen again."

Haftanın Müzik Listesi - 19


  • Def Leppard - Long Long Way to Go
  • MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu
  • Riverside - The Same River
  • Scorpions - Love of My Life
  • Guns and Roses - Madagascar
Bu hafta listemizi oluştururken Numaraİki'nin güzide yazarı Sheed'den de bir tavsiye aldık efendim. Riverside ile ilgili memnuniyeti bize, şikayetleri kendisine bildirin eheh. Love of my Life harika bir Queen parçası ama Scorpions da hakkını vermiş, biz de listede yer verdik. MFÖ'den de ruh halime hitap eden bi klasik ve Spicoli'nin tavsiyesi Def Leppard abilerimiz. Guns and Roses'tan da son albümden bi parça ile listemizi tamamladık. Afiyet olsun.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Benim de Tavsiye Edeceklerim Var



Sizlerle 3 adet video paylaşacağım az sonra. Aslında baya meşhurmuş bu olay fakat ben az önce bi tesadüf üzerine keşfettim bu videoları. Herkesin bu olayı bilmesinden de şüphelenmiyor değilim ama gene de sınıf maçında gol atıp evde attığı golü annesine heycanla anlatan bir çocuk edasıyla anlatacağım sizlere.

Öncelikle videoyu izlemeden önce olayın öncesini anlatayım sizlere. Zira hikayeyi bilmek gerekiyor. Jimmy Kimmel bir talk show'cu. Hemen her programını "matt damon'dan özür dilerim, onu konuk olarak almıştık ama süremiz yetmedi" deyip kapatıyordu. Beyaz'ın Çelik'ten her program özür dilemesi buradan arak bile olabilir bak hatta. Neyse en sonunda Jimmy gerçekten programa konuk eder Matt Damon'ı. Tam Matt Damon çıktığında "özür dilerim Matt Damon programın sonuna geldik" der Matt damon'ın çıldırışı ve küfürleriyle program sona erer. (kurmaca tabi bunlar, linkteki video bunları konu alıyor zaten göreceksiniz.)


Diğer bir karakterimize geçiyorum. Sarah Silverman. Bu kadın da bir talk show'cu aynı zamanda Jimmy'nin sevgilisi olur kendisi. Matt Damon olayından bir süre sonra bu kadın Jimmy'ye konuk oluyor ve programda Jimmy'ye doğum günü hediyesi olarak bu videoyu yayınlıyor. İşte bu da ikinci videomuz olur kendileri.

Son video ise Jimmy'nin buna cevap olarak çektiği içinde Brad Pitt'ten Cameron Diaz'a bir sürü Hollywood starının bulunduğu bir yapım. 

Hakkaten epey eğlendirdi beni şu videolar. Hollywood starlarını o şekilde görmek çok garip gerçekten. Adamlar çok rahat domuz etinden midir nedir anlamadım hiç. Türkiye'de hayal bile edemiyorum bu tür olayları. Anca Okan Bayülgen Esra Ceyhan'a, Mahmut Tuncer'e sataşır, Beyaz Sezen Aksu gelsin diye her program maymunluk yapar falan böyle şeyler izleyeceğiz gibi gözüküyor. Belirtmeden geçemiyeceğim "i'm fucking matt damon" klibindeki şarkı o kadar iyi ki hala çalıyor kafamda. Matt Damon'ı maymunluk yaparken falan görmek çok garip gerçekten. Alışık olmadığımız şeyler. Neyse izleyin hadi.

16 Ocak 2009 Cuma

Bence Artık Sen De Herkes Gibisin


Fourier bu çalışmayı yaptığında tarihler 1807 yi gösteriyordu.Dünya genel anlamda pek farklı değildi.Napolyon Mısır seferinden dönmüş,savaş devam etmekteydi.Fourier ise bu tarihten tam 202 yıl sonra Ankara’da bir öğrencinin kendisine küfredeceğinden tamamen habersizdi. Yoksa değil miydi?


Öğrenci milleti olarak bir özelliğimiz de sınavlardan sonra,içten içe tam çalışmadığımızı bilmemize rağmen, bizden bağımsız olaylar yüzünden sınavın kötü geçtiğine inanmamızdır. Çoğu zaman “Hayvan gibi sormuşlar, abi” ile hocalara yüklenmeye çalışırken, kimi zaman da “Ulan bir yarım saatim olsaydı…” şeklinde süreye serzenişlerde bulunuruz. Bazen de işi çok derinden alanlar olur. Bu tip öğrenci için suçlu ne hocadır, ne zaman ne de kendisi.Suçlu Einstein’dır, Newton’dur ve dün akşam olduğu gibi Jean-Baptiste Joseph Fourier’dır.

Kendisiyle sınavdan önce aramız gayet iyiydi aslında. Karşılıklı şakalaşmalar, bana göz kırpmalar, unuttuğum yerde hemen devreye girip hatırlatmalar… Hatta hafiften hoşlanmaya bile başlamıştım Fourier’dan. Yüzüne söylemiyordum tabi hemen bir tarafı kalkmasın diye. Böyle bir ortamda girdik sınava. İlk soru kendisiyle alakalı değildi. İçeriden bana” Kolay abi bu soru, hadi yine iyisin!” şeklinde gazlar vermeye devam ediyordu. Fakat bir şeyler eksikti bu gazda, sanki sesi titriyor, yutkunuyordu. Bir şey söyleyecekmiş de geveliyormuş gibiydi. Sayfayı çevirip 2. soruya gelince durumu kavradım. Fourier sessizdi. Kafasını öne eğmiş hiç yüzüme bakmıyordu. Halbuki soru direk 202 yıl önce bulduğu yukarıdaki denklemle alakalıydı. Hafiften yanına yaklaştım.Bir elimle çenesinden yavaşça tutarak gözlerime bakmasını sağladım.Önce baktı,sonra bir iki damla yaş aktı gözünden ve “Bak Osman, konuşmalıyız” deyiverdi. Amerikan dizilerinde gördüğüm her türlü ayrılık klişesini saymaya başaldı bana. “Sorun sende değil bende” ler , “ben seni hak etmiyorum” lar… Coşmuştu bir kere.Tutup koysan “How I Met Your Mother’ a , hiç bocalamadan çatır çatır oynardı herhalde. Sonra yavaşça arkamı döndüm ve yüzüne bile bakmadan çıktım gittim oradan. Fourier beni terk etmişti. Tıpkı 3 gün önce Modern Fizik sınavında Schrödinger’in koşarcasına kaçması gibi, o da beni tek başıma bırakıp gitmişti bu koca sınav deryasında..Halbuki güvenmiştim ona hatta sevmiştim…

Haliyle soruyu yapamadım.Sınavdan çıkmamla bütün tepkimi Fourier’a yoğunlaştırdım.Her yerde aradım ,durdum fakat yok.Buhar olmuş adam. Artık hangi sınavdan önce hangi öğrencinin aklını çelmekle meşgulse : “Kolay olm benim konu aslında” diyerek. Belki de Ergenekon’dan almışlardır içeri. O sinirle geldim yurda ve başladım küfretmeye Fourier’a da Schrödinger’ e de. Sonra o kadar coştum ki “ Ulan ben de bir şey bulacam, torunlarını falan hep öttürücem bunların, sınavlarda sarsıla sarsıla ağlatıcam” şeklinde beyanlar bile vermişim. Sonra birden titredim ve “ Napıyorum lan ben!” klişesiyle kendime gelerekten ,bu adamların da benle aynı mantaliteyle bir şeyler bulmuş olabileceği ihtimalini düşünmeye başladım.Mesela Fourier zamanında matematik hocası Le'Veant Iraque ‘tan çok çekmiş olduğu için böyle çalışmalara yönelmiş ve taa o zamandan “Süper buldum ha Osman’lar Nuri’ler hep mal gibn kalıcaklar yapamayınca, gerçi biraz küfür yicez ama ,ona da değer şimdi” diye düşünmüş olabilir mi diye uzun uzun düşündüm.


Sonra tıpkı bir ilişkinin ardından tüm mektupları,fotoğrafları atmak ya da Facebook’tan ilişki durumunu single yapmak gibi ben de Fourier la ilgili her türlü soruyu dökümanı kaldırarak yeni hedefime yöneldim. Gustav Robdert Kirchoff. Gerçi bana pek yüz vermiyor ama, o da açılır yakında. Başlar “Baba ne haber , sen yaparsın ya” demeye.

Magazin Kültürü


Geçenlerde spicoli'yle magazin kültürü üzerine bi sohbet yapmıştık. Geçenlerde dediğim bir ay olmuş artık. Ben onu bi kağıda not almıştım burdaki tespitlerimizi blog'a aktarayım diye. Lakin kağıt kayboldu ben unuttum yazmayı haliyle. Bugün odamı temizlerken bir buçuk yıldır kayıp olan terliğimin tekini ve de o not aldığım kağıdımı buldum yatağın altından. Ayağımda terliklerim, başlıyorum anlatmaya.

Şimdi magazin kültürü deyince hepiniz “ayy çok kötü fena” diyorsunuz, ne gereksiz bir iştir diyorsunuz değil mi? Çıkıp da ben demiyorum demeyin genellememi bozmayın. Anlatacaklarım var.

Yıllarca magazin kültürüne atıp tuttum. Bugün verin gazı gene atıp tutarım. Televoleden girer Harika Pazar'dan çıkarım. Az ekmek yemedim bu işten dostlar. Çeşitli arkadaş ortamlarında az prim yapmadım. Oturup magazin programı izlemiyorum mesela. Hangi ünlü kiminle basılmış falan ilgimi çekmez. Annem izlerse tepki gösteririm, eleştiririm, sen kapitalist sistemin, magazin kültürünün bir esirin derim. O da “dur değiştircem şu haber bitsin” der.

Şu bizim sağ alt tarafa koyduğumuz blogların hepsini takip ediyorum. Sanattır, sinemadır, spordur, müziktir güzel şeyler var orada. Lakin bir de buz dağının görünmeyen kısmı var dostlar. Orada olmayan ve benim takip ettiğim birkaç blog daha var. Mesela blogunu takip ettiğim bi kız var. Başından geçenleri, dün akşam ne yaptığını falan anlatıyor. Oturup üşenmeden okuyorum ben de her gün. Geçen gün farkettim, geçen gün dediğim de işte spicoliyle msn muhabeti. İşte orada bir anda kendimizi blogu yazan kızın arkadaşlarından konuşurken bulduk. Hepsini öğrenmişim resmen blogu okuya okuya. Spicoli de biliyor hepsini hatta o benden daha çok biliyor(ben battım seni de batırıcam olm). Noldu magazin kültürü karşıtı o asi ruhlu gence derseniz işte benim tırtladığım yer burası dostlar. Engel olamıyorum okuyorum. Bir sürü blog var böyle tamamen kişisel şeylerin anlatıldığı ve benim takip ettiğim. Sanırım insanlarda bir magazin açlığı var. Bizim gibi insanların ilgisini Hülya Avşar'ı şununla bastık tandanslı haberler çekmiyor(sahi noldu onlar kaya çilingiroğlu'yla). Atıp tutuyoruz magazin kültürü diye sağda solda ondan sonra. Halbuki olay çok farklı. Biz de internette kendi ünlülerimizi yaratıyoruz. Günlük magazin ihtiyacımızı oradan karşılıyoruz. Annem gelse bana dese “oğlum magazin kültürünün esiri olmuşsun sen de” dese boynumu büker otururum anca. Acıyla başımı sallarım belki.

Hele ki geçenlerde bi arkadaşımın Facebook'ta “in a relationship”'ten “single”' a geçişine “hacı hayırdır?” diye yorum bıraktığım an benim dibe vurduğum andı. Kahrolsun magazin kültürü.

15 Ocak 2009 Perşembe

Paylaşmak İstedim - 1



Maç izlerken kontrpiyede kalan kaleci kadar hüzünlendiren bir şey yoktur dostlar. Kalecinin o çaresiz, "ben ne yapayım ki lan şimdi" bakışı falan çok acıklı gerçekten. Her zaman olmaması gerektiği yerde olan üçüncü bir karakter yüzünden mahvolmuştur işler zaten. Bu üçüncü kişilerin ağzına vurasım gelir hep. Ansızın belirip olaya dahil olan üçüncü kişi sana sesleniyorum. Çık lan aradan!

Dib Sahne Bar ve Nimetleri


Dün (14 Ocak) Ankara'da Ters Ninja'nın yarışmayla biletini verdiği Brazzaville konseri vardı Ankara'da, Dib Sahne Bar'da. Ertesi gün sınav olması sebebiyle gidemedik ne yazık ki. İstanbul konserine de gidemeyeceğimizden kaçırmış olduk bu fırsatı.

Ama Dib Sahne de bu aralar oldukça güzel ve Brazzaville'ı telafi ettirebilir müzikseverlere. Cuma gecesi Everbody Loves 80's adında 80'ler ve 90'lar partisi, hemen ardından da asıl bahsetmek istediğim Queen Tribute Night var cumartesi gecesi. Geçtiğimiz haftalarda Okan Bayülgen'li Disco Kralı'na da konuk olan A Kind of Magic sahne alacak gecede. Grubu gayet başarılı buluyorum ve bir aksilik çıkmazsa bu geceyi kaçırmak istemiyorum. Bu aralar Queen saplantısı oluştu zaten bünyede.

Bu arada Dib Sahne de ne güzel bir yermiş de haberimiz olmamış demek de istiyorum bi yandan. Bugüne kadar neden uzak kalmışız bu kadar sorarım kendime sevgili Ankaralılar. Hemen haftaya da Amy Winehouse Tribute Night varmış sevenleri için. Dib Sahne'yi takip edin efendim.

14 Ocak 2009 Çarşamba

"Sometimes I Feel Like Screaming"


Müthis gecen 2008  konser sezonundan sonra 2009 yazi icin heyecan veren bir Led Zeppelin söylentisi olmustu birkac ay önce. Onun yerini doldurabilecek belki de yegane grup geliyor Istanbul`a. Hard rockin efsane grubu Deep Purple. Bakmayin cümleleri ciddiyet icinde kurduguma, ilk gördügümde heyecandan titredim, evde bir bayram havasi esti. Insanlar birbirini öpüyor falan. Daha birkac ay önce Bay Ç. " olm 80`lerde yasicaktik. Deep Purple konserine falan gitcektik, ne sansli adamlarmis o devrin adamlari diyordu." Ben de birkac küfürle birlikte onayliyordum onu. Simdi ise bir Deep Purple konserinin sanina serefine Lazy`yi dinlerken bu yaziyi yaziyorum. Belki Jon Lord`suz, Blackmore`suz; ama Deep Purple iste. Diger gruplar isimler degisince o ruhu hic kaybetmedi onlar. Bundan 4 yil önce Istanbul`a geldiler evet, o dönem sansli insanlar kervanina katilamadik. Bu sefer kacmaz, 2 elimiz kanda olsa kacmaz. Zaten bu topraklarda Deep Purple dinlemek icin son sans bu, bir mucize olmadigi takdirde. Birkac telefon görüsmesi yaptim. Büyük üstad, Türkiye`nin önde gelen Deep Purple severlerinden Sir Ilhan Ö.`ye haber ucurdum. Kalabalik sayilabilecek bir grupla orda olmak ümidiyle. Öncesinde kampa girmesiyle falan. 

13 Ocak 2009 Salı

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 18


Bu hafta benim için çok özel bir yere sahip olan bir filmi seçtim sizlere. Mar Adentro. Türkiye'de gösterime girdiği adıyla "İçimdeki Deniz".

2004 yapımı bir Alejandro Amenabar filmi. Başrolde ise Javier Bardem var. Film çıktığı sene pek çok ödül aldı. En iyi yabancı film oscarı da dahil buna. Bardem adeta oyunculuk dersi vermiş filmde. Boynundan aşağısı felç olan bir adamı canlandırıyor. Dolayısıyla film de aşağı yukarı aynı mekanda geçiyor. Ama senaryonun çok iyi yazılmış olması, filmin çok iyi kurgulanmış olması, yan karakterlerin çok iyi işlenmesi ve de Bardem'in inanılmaz oyunculuğu bir araya gelince filmin geçtiği evin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Film gerçekten çok vurucu sahnelere ve diyaloglara sahip. İzlerken insanın içini acıtıyor adeta. Fakat sanmayın ki sadece bir drama filmi. Film aynı zamanda üzerinde çok düşünülmesi gereken şeyleri sorgulatıyor insana. Ötenazi hakkını, ölümü, felçli bir yaşamı. Ağlatırken düşündüren bir film.

İşlenmesi son derece zor olan bir konuyu bu kadar vurucu bir filmle anlattığı için Alejandro Amenabar'a saygılarımı sunuyorum. Bu filmi halen izlememiş olanlar varsa, izleyecekleri filmlerin listesinin başına bunu yazmasını tavsiye ederim. Pişman olmayacaksınız.

Ayrıcana teşekkür: Bu filmi bana yakın bir zamanda hatırlattığından, aynı zamanda bu yazıya olan katkılarından ötürü Merve'ye de buradan çok teşekkür ediyorum.

11 Ocak 2009 Pazar

Haftanın Müzik Listesi - 18


  • Amy Macdonald - Poison Prince
  • The Last Shadow Puppets - Black Plant
  • Queen - Innuendo
  • Rush - Tears
  • Brazzaville - The Clouds in Camarillo
     by Svetlin&Spicoli

Amy Macdonald'ı daha önce dinlememiş olan varsa hemen albümü indirme garantisi veriyorum dinlediği gibi. Aynı garantiyi The Last Shadow Puppets'a da veriyorum bilmeyenler için. Queen'i de bu aralar durmadan dinleyip duruyorum, neden bilmiyorum. Innuendo da onlardan gelsin. Rush'tan  çok bahsetmeye gerek yok, büyük grup güzel şarkı. Brazzaville de tersninja'nın yarışmayla konsere gönderdiği grupmuş. Biz dinledik beğendik, siz de bir deneyin.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Ninjalar Konsere


Tersninja yeni bir yarisma düzenliyor. 11-15 Ocak arasi her gün sorulan 3 soruya dogru yanitlari veren ilk kisi, 16 Ocak Cuma Ghetto`daki Brazzaville konserine bir cift bilet kazanacakmis. Detaylar tersninja`da. Ne diyelim, bize de sansimizi denemek düser. 

Edit: Bir cifti bendeniz kaptim bile. Tesekkürler tersninja, ohh baby.

20753206252

25 Temmuz 1951'de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı elinden alınmıştı Nazım Hikmet'in. O günün üzerinden 57 yıl geçti ve bugün Nazım Hikmet yeniden Türk vatandaşı. Bakanlar Kurulu'nun 25 Temmuz 1951 tarihli kararının kaldırılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı bugün resmi gazetede yayınlandı ve Nazım Hikmet resmen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu. TC Kimlik Numarası da 20753206252 imiş.



Bu kararın alınması açıkçası çok da umrunda olmadı Nazım severlerin aslında, yaşasaydı O'nun da umrunda olmazdı sanıyorum. Çünkü O kitapları, şiirleri onlarca dile çevrilmiş, kendisi hapisteyken tüm dünya sanatçılarının ortaklaşa protesto yürüyüşleri düzenlediği bir dünya insanı, şairiydi. O tüm dünya ülkelerinin vatandaşı, tüm insanların kardeşi, dostuydu sadece bizim ülkemizin değil. O yüzdendir ki bu hakkın ona 57 yıl sonra geri verilmesi çok da önemli değildir birçoklarına göre. O hala vasiyetinden çok uzaklarda, Moskova'da bir çınarın dibinde yatmaktadır çünkü.

yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

hasan beyin vurdurduğu
ırgat osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit ayşe öbür yanımda.

traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

benim sessiz komşulara gelince,
şehit ayşe'yle ırgat osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...

Nazım Hikmet
1953, 27 nisan

Kendimin Muhteşem İcadı


Öncelikle sizlerle çok kişisel bir sevincimi paylaşmak istiyorum. Ne zamandır para biriktiriyordum bir bas gitar almak için. En sonunda biriktirdiğim parayı harcamamayı başarıp beş telli bir bas gitar aldım. Şimdi böyle bas çaldığını belli ediyor, şöyle hava atıyor diye düşünmeyin. Öyle çok ahım şahım bi kariyerim yok çünkü. Lisedeyken iki tane konser vermiştik kendi okulumuzda hepsi o. Hatta ilk konserimden bahsedeyim size biraz. 

Lise 2ye başlamadan hemen önce gitar kursuna başlamıştım. İşte altı ay falan gitar çaldıktan sonra bir arkadaşımla çok pis gaza geldik konser verelim diye. O elektro gitar çalıyordu. Önce bir davulcu bulmamız lazımdı. Sınıfta davul alabilecek ekonomik güce sahip bir arkadaşa verdik gazı, "oğlum git davul kursuna, yakışır sana falan" diye. Zaten o da meyilliymiş davul çalmaya hemen başladı kursa. Yan sınıftan da bir bayan arkadaşımızı ilk stüdyo çalışmamız için çağırdık. İlk stüdyoya girdiğim gün benim aynı zamanda elime ilk kez bas gitar aldığım güne tekabül eder. Neyse vokalist arkadaşı pek sarmamış olacak ki gruba katılmayacağını açıkladı. Bizim davulcunun bir arkadaşı geldi sonra onun yerine vokale. Sadece bir ay vardı lisenin bahar şenliklerine. Ve daha önce deneyimi olan bir kişi bile yok grupta. Bir aylık bir davulcu, sıfır kilometre bir basçı, vokalisti tam hatırlamıyorum var mıydı deneyimi. Bir tek elektrocumuz iyiydi bizlere nazaran. Bir ayda ancak 5 şarkılık bir repertuar hazırlayabildik. Zaten amacımız bir bardan ayarlanıp bizim şeniklere getirilmiş grubun alt grubu olarak çıkmaktı. O beş şarkı da şunlardı: Cranberries - zombie(yeni grupların olmazsa olmazı), Kurban - yalan dostum, Şebnem Ferah - bu aşk fazla sana. Bir de megadeth'in 1000 times goodbye şarkısının girişini biz kapanış olarak çalacaktık. Ama sadece girişini. (4 şarkı etti ya, hatırlayamadım birini aklıma gelince edit gelecek buraya) Baktık repertuar çok az konsere çıkmadan önce üç beş tane sağlam arkadaşı ayarladık. Dedik ki "oğlum son şarkıyı çaldıktan sonra zombie zombie diye bağırın biz de bi daha çalalım". En iyi çaldığımız şarkıydı zira. Böyle tırt ama bir o kadar da amatör ruhlu bir gruptuk işte. Neyse çaldık şarkıları biz, sıra ayarladığımız adamların başlatacağı zombie tezahuratına geldi. Göz göze geldik adamlarla. Sonra bunlar bi başladı "yosma" diye bağırmaya. O zamanlar çok meşhurdu o şarkı bizim okulda. Mamafih bizim repertuarımızda yoktu. Bir anda ağır çekim moduna geçti hayat. Neyse ki bu adamlar sonra "durun durun" dediler. "şaka len şaka" dediler. "Zombie" diye bağırdılar. Biz de çaldık sonra bi daha. Böyle acıklı işte ilk konserimin hikayesi. Ama ertesi sene Metallica'lı, RHCP'lı güzel bir 90 dakikalık konsere imza attığımızı da söylemeden geçemiyciğim(reklamımızı da yaparım).

Neyse dostlar konu nerelere geldi. Şimdi ben bu bas gitarı aldım fakat para bittiğinden mütevellit amfisini alamadım. Amfisiz bas gitardan da don lastiği gibi ses çıkar sadece. Hiç keyif vermez. İşte bu gece çaresizlik içerisinde kıvranırken bir fikir geldi aklıma. Elime steteskopumu aldım. Kulaklıklarını taktım. Dayadım gitarın üzerine. Bir ses veriyor dostlar aklınız şaşar. Adeta amfi tadında. Bir yandan da mp3 çaları aldım elime. Şöyle internet kafelerde falan kulaklıklar olur  ya dj kulaklığı gibi onu taktım. Geçirdim onu da steteskop kulaklığı üzerine. Verdim müziği. Eşlik ettim şarkılara gitarımla. Mutluluktan ağlayayazdım. Amfi almaya parası yetmeyen genç arkadaşlarıma armağan ediyorum bu icadımı. Lakin steteskop nereden bulacağız derseniz bunlar hep soru işareti tabii.

Çevir Anam Çevir

Ne zamandir bakiniyorum bu karikatüre, sans eseri  blue-space ships`te gördüm. Yigit Özgür`ün güzel seyler cizdigi zamanlardan, birkac aydir da okumuyorum ama son biraktigimda iyice bozmustu.

9 Ocak 2009 Cuma

Seinfeld: A Show About Nothing

Amerika`yi yeniden kesfetmek gibi olacak ama, su siralar en cok keyif aldigim sey. Daha önce televizyonda birkac kez denk gelmisligim vardi. Simdi canim sikilinca basiyorum tusa, sinirsiz kahkaha. Bu tadi baska hicbir bir komedi dizisinde almadim. Herkes izlemeli.

6 Ocak 2009 Salı

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,havası ayrı hava..

bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun

bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince
dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür
vardığın çimen yeşilliğince

nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka
tadı başka..
CAN YÜCEL

Reklam Kuşağı #2

video

Pepsi -Joy of Life

5 Ocak 2009 Pazartesi

Ruhunu Arayan Takım

Blogda yer yer kitap tanıtımları ve tavsiyelerine yer veriyoruz bildiğiniz gibi. İşin aslında çok kitap okuyan birisi değilim o yüzden bugüne kadar pek şu kitabı alıyın okuyun demişliğim yoktur ama bu sefer mutlaka alın okuyun diye giricem konuya.

Daha önce Sacred Hoops (Kutsal Çemberler) adlı kitabı Türkçe'ye çevrilen Phil Jackson'un ikinci kitabı. Daha doğrusu Türkçe'ye çevrilen ikinci kitabı. Kitap Amerika'da 2004 yılında piyasaya çıkmıştı. Los Angeles Lakers Karl Malone, Gary Payton, Kobe Bryant ve Shaquille O'neal'lı kadrosuyla finallerde Detroit Pistons'a 4-1 kaybedince Los Angeles karışmıştı. Shaq-Kobe sürtüşmesi sonrası Shaq takasla Miami'ye gitmiş, yüzük avcıları Malone ve Payton biz bişey görmedik abi dercesine ortalıktan kaybolmuşlar, Phil Jackson koçluğa ara vermişti. İşte Phil Jackson da bu dönemde yaşanan krizleri anlatıyor kitabında. Takımının ruhsuzluğundan, nasıl bu kadar inançsız hale gelip eriyip gittiğinden dem vuruyor.

Daha önceki kitabını 2 günde bitirmiş biri olarak bu kitabı sabırsızlıkla bekliyordum. Kitap sadece sporla alakalı değil bu arada bunu da belirteyim mental yönden oyuncularını nasıl motive ettiğini, insanları olgunlaştırma taktikleri vs. En azından Kutsal Çemberler'de öyleydi bunda da farklı olacağını sanmıyorum. Bir çeşit kişisel gelişim kitabı da denebilir o yüzden.

Kitap satışa çıkmış burdan. Yine Mavi Ağaç Yayınları sayesinde kitabı okuyacağız öncesinde olduğu gibi. Onlara da bu vesileyle teşekkür ederim bu gibi kitaplar ne yazık ki pek ülkemize uğramıyor. O sebepledir ki alalım aldıralım.

Haftanın Filmine Kısa Bir Bakış - 17


2001 yapimi K-PAX, bana kalirsa hakki teslim edilmeyen filmlerden. Yönetmeni Iain Softley, basrol oyunculari Kevin Spacey ve Jeff Bridges olan film izlemesi ve sindirmesi kolay bir film olmasina ragmen hafif bir film degil. Bir kere oyuculuklarda takilinacak bir nokta yok. Mr. Spacey zaten gezegenin en büyük oyuncularindan. Jeff Bridges de fena is cikarmamis.

Film K-Pax adli bir gezegenden ( ne cok gezegen dedik ) geldigini idda eden Prot üzerine kurulu. Prot`un psikiyatrlari ters köseye yatiran cevap ve tavirlari, hatta zaman zaman insanlik üzerine düsündüren tespit ve yorumlari dikkat cekici. Yalniz filmin en dikkat cekici buldugum yönü bunlar degil. Yönetmen filmi 2 kült filmin paralelinde cekmis. Film hikayesi ve anlattiklari ile One Flew Over The Cuckoo`s Nest, hikayenin seyirciyle kurdugu bag acisindan ise The Shining ile paralellik gösteriyor. Prot`un akil hastanesinde yarattigi iyimser havanin Mcmurphy`nin Oregon Akil Hastanesi`nde yarattigi hava ile bu kadar örtüsmesi bana göre bir tesadüften ziyade bir göz kirpma. The Shining ile ilgili husus ise seyirciye filmin sonuna kadar acaba sorusunu icten ice sordurmasi. The Shining`te mutfak kapisinin hayali bir karakter tarafindan acildigi sahneye kadar tüm olaylarin otelin gücü mü yoksa Jack Torrance`in hayal gücü mü oldugu seyirciye verilmemis ve bunun da Kubrick`in kasitli bir hareketi oldugu daha sonra yaptigi aciklamalarla belirlenmisti. Bu filmde ise yönetmen bir adim daha ileri gidiyor ve filmin sonunda dahi size sorunun cevabini tam olarak vermiyor. Afiste dahi "Keeps You Guessing Right to the End" yazmasi filmin bu konuyu ne kadar ciddiye aldigini da gösterir nitelikte. Bu da insana farkli bir keyif veriyor.

Insani düsünmeye iten, kolay izlenir, basarili bir film izlemek istiyenler icin gayet uygun bir secim olacaktir. Iyi seyirler.

4 Ocak 2009 Pazar

Haftanın Müzik Listesi - 17


  • The Doors - The End
  • Keane - Everybody's Changing
  • Coldplay - What If
  • Deep Purple - Lazy
  • Nina Simone - Sinnerman
Bu haftaki listeyi icinde etkileyici klavye partisyonlari bulunan sarkilardan olusturdum. Ray Manzarek ve Jon Lord`u ustalara saygi kusagi dahilinde aldim listeye.  Keane`in gitar olmadan, sadece piyanoya güvenerek piyasaya cikmasi önemli. Chris Martin belki cok önemli bir piyano müzisyeni degil; ama Coldplay sarkilarinda muhakkak yer vermeye calisiyor piyanoya. Klavyenin müzik icindeki yerini seven biri olarak bir nevi kendi capimda tesekkür tadinda oldu o da. Sinnerman`da ise piyanoyu calan kim bilmiyorum acikcasi; ama uzun süre ard arda bu sarkiyi dinleyecek kisinin kesinlikle kafayi yiyecegini düsünüyorum. Sarki dingin mi yoksa hareketli mi bir türlü cözemedim; piyanonun rahatsiz edici  bir israri söz konusu sarkida. Israrli parmaklarla her insani hareket etttirmek mümkün sanirim. 

Söylemeden gecemem, The End`i dinlemeden ölen insana cok üzülürüm iste. Jim Morrison baskaymis be arkadas.

This is the end 
Beautiful friend
This is the end
My only friend, the end.